yayılmış olan dinsizlik ve maddiyûnluğu kökünden yıkabilmek, hak ve hakikat yolunu gösterip, beşeri Sırat-ı Müstakîme kavuşturmak, îmânı kurtarabilmek için, ancak ve ancak Kur'ân-ı Hakîm’in bu asra bakan vechesini keşf edip, umumun müstefîd olabileceği bir şekilde tefsir edilmesi, elbette bu asırda kàbil olacaktır.
İşte, Bediüzzaman Said Nursî; Kur'ân-ı Kerîm’deki bu asrın muhtaç olduğu hakikatleri keşfedip, Nur Risaleleri’nde, herkesin kàbiliyeti nisbetinde istifade edebileceği bir tarzda tefsir ve izâh etmek muvaffakıyetine mazhar olmuştur. Bunun içindir ki: Risale-i Nur, emsâli görülmemiş bir şâheserdir kanâatine varılmıştır. Ve yine Risale-i Nur’daki bu imtiyazdan dolayıdır ki, bu mübârek İslâm milletinden milyonlarca bahtiyar kimseler, tercihen ve ziyâde bir ihtiyaç duyarak, büyük bir iştiyak ve sevgiyle senelerce devam eden tazyîkatlar içerisinde Risale-i Nur’u okumuşlardır. Hem Risale-i Nur ihtiyaç zamanında te'lif edildiğinden; Türkiye ve İslâm Dünyası genişliğinde gelişmiş ve dünyayı alâkadar eden bir imtiyaza mazhar olduğunu gözlere göstermiştir.
Kıymetli kardeşlerim! Said Nursî kırk sene evvel İstanbul’da iken, “ Kim ne isterse sorsun. ” diye, hàrikulâde bir ilânat yapmıştır. Bunun üzerine o zamanın meşhûr âlim ve allâmeleri, Bediüzzaman’ın hücresine kafile kafile gidip, her nev'i ilimlere ve muhtelif mevzûlara dair sordukları en müşkül, en muğlak suâlleri, Bediüzzaman duraklamadan, doğru olarak cevablandırmıştır.
Böyle had ve hududu ta'yin edilmeyen, yani “ Şu veya bu ilimde veya mevzûda, kim ne isterse sorsun. ” diye bir kayıt konulmadan ilânat yapmak ve neticede dâima muvaffak olmak; beşer tarihinde görülmemiş ve böyle ihâtalı ve yüksek bir ilme sâhib böyle bir İslâm dâhîsi, şimdiye kadar zuhûr etmemiştir ( Asr-ı Saâdet müstesnâ ).
Hattâ o zamanlarda, Mısır Câmiü'l-Ezher Üniversitesi reislerinden meşhûr Şeyh Bahît Efendi, İstanbul’a bir seyahat için geldiğinde, Kürdistan’ın sarp, yalçın kayaları arasından gelerek, İstanbul’da bulunan Bediüzzaman Said Nursî’yi ilzam edemeyen İslâm ulemâsı, Şeyh Bahît’ten bu genç hocanın ( Bediüzzaman’ın ) ilzam edilmesini isterler. Şeyh Bahît de, bu teklifi kabûl ederek bir münâzara zemini arar. Ve bir namaz vakti Ayasofya Câmii’nden çıkılıp “ çayhâne ”ye oturulduğunda, bunu fırsat telâkki eden Şeyh Bahît Efendi, Bediüzzaman Said Nursî’ye hitâben:
مَا تَقُولُ فِي حَقِّ الْاَوْرُبَا وَالْعُثْمَانِيَّةِ Yani: “ Avrupa ve Osmanlı Devleti hakkında ne diyorsunuz? Fikriniz nedir? ” Şeyh Bahît Efendi Hazretlerinin bu suâlden maksadı: Bediüzzaman Said Nursî’nin, şek olmayan bir
