herşeyle bizzat temâs eder, her zîşuûrla âyineler vâsıtasıyla, hattâ göz bebeğiyle birer telefon hükmünde muhâbere edebilirdi. Bir şey, bir şeye mâni olmazdı. Bir muhâbere, bir muhâbereye sed çekmezdi. Her yerde bulunmakla beraber, hiçbir yerde bulunmazdı.
Acaba; bir Zât’ın binbir isminden yalnız Nur isminin maddî ve cüz'î ve câmid bir âyinesi hükmünde olan güneş, böyle teşahhusu ile beraber, küllî yerlerde küllî işlere mazhar olsa; o Zât-ı Zülcelâl, Ehadiyet-i Zâtiyesiyle beraber, nihâyetsiz işleri bir ânda yapamaz mı?
#### İkinci Temsil
İkinci temsîl: Kâinât bir şecere hükmünde olduğu için, herbir şecere, kâinâtın hakàikına misâl olabilir. İşte, biz de şu odamızın önündeki muhteşem, muazzam çınar ağacını, kâinâta bir misâl-i musağğar hükmünde tutup, kâinâttaki cilve-i Ehadiyet’i onun ile göstereceğiz. Şöyle ki: Şu ağacın, lâakal on bin meyvesi var. Herbir meyvesinin, lâakal yüzer kanatlı çekirdeği var. Bütün on bin meyve ve bir milyon çekirdek, bir ânda, beraber, bir san'at ve icâda mazhardırlar. Hâlbuki; şu ağacın çekirdek-i aslîsinde ve kökünde ve gövdesinde, cüz'î ve müşahhas ve ukde-i hayatiye tâbir edilen bir cilve-i irâde-i İlâhiye ve bir nüve-i emr-i Rabbânî ile, şu ağacın kavânîn-i teşkiliyesinin merkeziyeti, her dalın başında, herbir meyvenin içinde, herbir çekirdeğin yanında bulunur ki, hiçbirinin bir şeyini noksan bırakmayarak, birbirine mâni olmayarak, onunla yapılır. Ve o bir tek cilve-i irâde ve o kanun-u emrî, ziyâ, harâret, hava gibi dağılıp her yere gitmiyor. Çünkü; gittiği yerlerin ortalarındaki uzun mesâfelerde ve muhtelif masnû'larda hiçbir iz bırakmıyor, hiçbir eseri görülmüyor. Eğer intişar ile olsa idi, izi ve eseri görülecekti. Belki bizzat tecezzî ve intişar etmeden herbirisinin yanında bulunuyor. Ehadiyet’ine ve şahsiyetine o küllî işler, münâfî olmuyor. Hattâ denilebilir ki; o cilve-i irâde, o kanun-u emrî, o ukde-i hayatiye, herbirinin yanında bulunur, hiçbir yerde de bulunmaz. Güyâ şu muhteşem ağaçta meyveler, çekirdekler adedince o kanun-u emrînin birer gözü, birer kulağı var. Belki ağacın herbir cüz'ü, o kanun-u emrinin duygularının birer merkezi hükmündedir ki; uzun vâsıtaları, perde olup bir mâni teşkil etmek değil; belki telefon telleri gibi birer vesile-i teshîl ve takrib olur. En uzak, en yakın gibidir.
Mâdem bilmüşâhede Zât-ı Ehad-i Samed’in, “irâde” gibi bir sıfatının bir tek cilve-i cüz'îsi, bilmüşâhede milyon yerde, milyonlar işe, vâsıtasız medâr olur; elbette Zât-ı Zülcelâl’in tecellî-i kudret ve irâdesiyle, şecere-i hilkati bütün eczâ ve zerrâtıyla beraber tasarruf edebilmesine şühûd derecesinde yakìn etmek lâzımgelir.
Onaltıncı Söz’de isbât ve izâh edildiği gibi deriz ki: Mâdem güneş gibi âciz ve musahhar mahlûklar ve rûhâni gibi madde ile mukayyed nîm-nurânî masnû'lar ve şu çınar ağacının manevî nuru, rûhu hükmünde olan
