İkisi birer şevki de verir: O yabânî edebin verdiği bir şevk ile nefis düşer heyecana, heves olur münbasit; rûha ferâh veremez.
Kur'ân’ın şevki ise; rûh düşer heyecana, şevk-i maâlî verir. İşte bu sırra binâen, Şerîat-ı Ahmediye lehviyâtı istemez.
Bazı âlât-ı lehvi tahrîm edip, bir kısmı helâl diye izin verip... Demek hüzn-ü Kur'ânî veya şevk-i tenzîlî veren âlet, zarar vermez...
Eğer hüzn-ü yetîmî veya şevk-i nefsânî verse, âlet haramdır. Değişir eşhâsa göre; herkes birbirine benzemez... ∗∗∗
84. Dallar, Semerâtı, Rahmet Nâmına Takdim Ediyor
Dallar, Semerâtı, Rahmet Nâmına Takdim Ediyor
Şecere-i hilkatin dalları her tarafta semerât-ı niamı zîrûhun ellerine zâhiren uzatıyor.
Hakikatte bir yed-i rahmet, bir dest-i kudrettir ki, o semerâtı, o dalları içinde sizlere uzatıyor.
O yed-i rahmeti, siz de şükr ile öpünüz. O dest-i kudreti de minnetle takdis ediniz... ∗∗∗
85. Fâtiha’nın Âhirinde İşâret Olunan Üç Yolun Beyânı
Fâtiha’nın Âhirinde İşâret Olunan Üç Yolun Beyânı
Ey birader-i pür-emel! Hayâlini ele al, benimle beraber gel. İşte bir zemindeyiz, etrafına bakarız; kimse de görmez bizi.
Çadır direkleri hükmünde yüksek dağlar üstünde karanlıklı bir bulut tabakası atılmış, hem o dahi kaplatmış zeminimizin yüzü.
Müncemid bir sakf olmuş, fakat alt yüzü açıkmış, o yüz güneş görürmüş. İşte bulut altındayız, sıkıyor zulmet bizi.
Sıkıntı da boğuyor, havasızlık öldürür; şimdi bize üç yol var: Bir âlem-i ziyâdâr, bir kere seyrettimdi bu zemin-i mecâzî.
Evet bir kere buraya da gelmişim, üçünde ayrı ayrı gitmişim. Birinci yolu budur: Ekserî burdan gider, o da devr-i âlemdir, seyahate çeker bizi.
İşte biz de yoldayız, böyle yayan gideriz. Bak şu sahrânın kum deryâlarına, nasıl hiddet saçıyor, tehdid ediyor bizi!
Bak şu deryânın dağvâri emvâcına; o da bize kızıyor. İşte Elhamdülillâh, öteki yüze çıktık görürüz güneş yüzü.
Fakat, çektiğimiz zahmeti ancak da biz biliriz. Of, tekrar buraya döndük. Şu zemin-i vahşetzâr, bulut damı zulmetdâr. Bize lâzım; revnâkdâr eder kalbdeki gözü.
