İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 127 / 765
127

yani; mevcûdâta mevcûdât hesabına bakar, öyle bahseder. “Ne güzel yapılmış”a bedel, “Ne güzeldir!” der, çirkinleştirir. Bununla kâinâtı tahkîr edip kendisine müştekî eder. Evet, dinsiz felsefe, hakikatsiz bir safsatadır ve kâinâta bir tahkîrdir.

İkinci Esâs

İKİNCİ ESÂS: Kur'ân-ı Hakîm’in hikmeti, hayat-ı şahsiyeye verdiği terbiye-i ahlâkıye ve hikmet-i felsefenin verdiği dersin muvâzenesi:

Felsefenin hàlis bir tilmizi, bir fir'avundur. Fakat menfaati için en hasîs şeye ibâdet eden bir fir'avun-u zelîldir. Her menfaatli şeyi kendine “Rab” tanır. Hem o dinsiz şâkird, mütemerrid ve muanniddir. Fakat bir lezzet için, nihâyet zilleti kabûl eden miskin bir mütemerriddir. Şeytan gibi şahısların, bir menfaat-i hasîse için ayağını öpmekle zillet gösterir, denî bir muanniddir. Hem o dinsiz şâkird, cebbâr bir mağrûrdur. Fakat kalbinde nokta-i istinâd bulmadığı için zâtında gayet acz ile âciz bir cebbâr-ı hodfürûştur. Hem o şâkird, menfaat-perest hodendiştir ki; gaye-i himmeti, nefis ve batnın ve fercin hevesâtını tatmin ve menfaat-i şahsiyesini, bazı menfaat-i kavmiye içinde arayan dessâs bir hodgâmdır.

Amma, Hikmet-i Kur'ân’ın hàlis tilmizi ise; bir abddir; fakat, a'zam-ı mahlûkata da ibâdete tenezzül etmez. Hem Cennet gibi a'zam-ı menfaat olan bir şeyi, gaye-i ibâdet kabûl etmez bir abd-i azîzdir. Hem hakîki tilmizi, mütevâzidir, selîm, halîmdir; fakat, Fâtır’ının gayrına, dâire-i izni haricinde ihtiyarıyla tezellüle tenezzül etmez. Hem fakir ve zaîftir, fakr ve za'fını bilir; fakat onun Mâlik-i Kerîm’i, ona iddihar ettiği uhrevî servet ile müstağnîdir ve Seyyid’inin nihâyetsiz kudretine istinâd ettiği için kavîdir. Hem yalnız livechillâh, rızâ-i İlâhî için, fazilet için amel eder, çalışır.

İşte, iki hikmetin verdiği terbiye, iki tilmizin muvâzenesiyle anlaşılır.

Üçüncü Esâs

ÜÇÜNCÜ ESÂS: Hikmet-i felsefe ile Hikmet-i Kur'âniye’nin hayat-ı ictimâiye-i beşeriyeye verdiği terbiyeler:

Amma hikmet-i felsefe ise; hayat-ı ictimâiyede nokta-i istinâdı, “kuvvet” kabûl eder. Hedefi, “menfaat” bilir. Düstur-u hayatı, “cidâl” tanır. Cemâatlerin râbıtasını, “unsuriyet, menfî milliyeti” tutar. Semerâtı ise, “hevesât-ı nefsâniyeyi tatmin ve hâcât-ı beşeriyeyi tezyîd” dir. Hâlbuki; kuvvetin şe'ni, “tecâvüz”dür. Menfaatin şe'ni, her arzuya kâfî gelmediğinden üstünde “boğuşmak”tır. Düstur-u cidâlin şe'ni, “çarpışmak”tır. Unsuriyetin şe'ni, başkasını yutmakla beslenmek olduğundan; “tecâvüz”dür. İşte bu hikmettendir ki, beşerin saâdeti selb olmuştur.

Amma Hikmet-i Kur'âniye ise; nokta-i istinâdı, kuvvete bedel “hakk”ı kabûl eder. Gayede menfaate bedel, “fazilet ve rızâ-yı İlâhî”yi kabûl eder. Hayatta düstur-u cidâl yerine, “düstur-u teâvün”ü esâs tutar.

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.