İşte, nasıl eğer bir adam hem hoca, hem zâbit, hem adliye kâtibi, hem mülkiye müfettişi olsa; onun herbir dâirede birer nisbeti, birer vazifesi, birer hizmeti, birer maaşı, birer mes'ûliyeti, birer terakkiyâtı ve muvaffakıyetsizliğine sebeb birer düşman ve rakìbleri oluyor. Ve pâdişaha karşı çok ünvânlarla görünüyor ve görür. Ve çok lisânlarla ondan medet ister. Ve âmirinin çok ünvânlarına müracaat eder. Ve düşmanların şerrinden kurtulmak için muâvenetini çok sûretlerle taleb eder. Öyle de: Çok esmâya mazhar ve çok vazifelerle mükellef ve çok düşmanlara mübtelâ olan insan; münâcâtında, istiâzesinde çok isimleri zikreder. Nasıl ki, nev'-i insanın medâr-ı fahri ve –elhak– en hakîki insan-ı kâmil olan Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, Cevşenü'l-Kebîr nâmındaki münâcâtında binbir ismiyle duâ ediyor, ateşten istiâze ediyor. İşte şu sırdandır ki, sûre-i
﴿ قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ النَّاسِ ❀ مَلِكِ النَّاسِ ❀ اِلٰهِ النَّاسِ ❀ مِنْ شَرِّ الْوَسْوَاسِ الْخَنَّاسِ ﴾
de üç ünvân ile istiâzeyi emrediyor ve بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ de üç ismiyle istiâneyi gösteriyor.
İkinci Dal
İKİNCİ DAL: Çok esrârın anahtarlarını tazammun eden iki sırrı beyân eder.
Birinci sır: “Evliyâ, ne için usûl-i îmâniyede ittifak ettikleri hâlde; meşhûdâtlarında, keşfiyâtlarında çok tehâlüf ediyorlar? Şühûd derecesinde olan keşifleri, bazen hilâf-ı vâki ve muhâlif-i hak çıkıyor?
Hem niçin ehl-i fikir ve nazar, herbiri kat'î bir bürhân ile hak telâkki ettikleri efkârlarında birbirine mütenâkız bir sûrette hakikati görüyorlar ve gösteriyorlar? Bir hakikat niçin çok renklere giriyor?”
İkinci sır: “Enbiyâ-yı sâlife, niçin haşr-i cismânî gibi bir kısım erkân-ı îmâniyeyi bir derece mücmel bırakmışlar; Kur'ân gibi tafsilât vermemişler? Sonra ümmetlerinden bir kısmı ileride o mücmel olan erkânı, inkâra kadar gitmişler?
Hem niçin hakîki ârif olan evliyânın bir kısmı yalnız tevhidde ileri gitmişler? Hattâ derece-i hakkalyakìne kadar gittikleri hâlde bir kısım erkân-ı îmâniye onların meşreblerinde pek az ve mücmel bir sûrette görünüyor. Hattâ onun içindir ki; onlara tebaiyet edenler, ileride o erkân-ı îmâniyeye lâzım olan ehemmiyeti vermemişler, hattâ bazıları sapmışlar. Mâdem bütün erkân-ı îmâniyenin inkişafıyla hakîki kemâl bulunur; niçin ehl-i hakikat bazısında çok ileri ve bir kısmında çok geri kalmışlar? Hâlbuki; bütün esmânın mertebe-i a'zamlarının mazharı ve bütün enbiyânın serveri olan Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ve bütün kütüb-ü mukaddesenin
