İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 564 / 765
564

İkinci Müşkül

İkinci Müşkül: Ey makam-ı istimâ'daki insan! Şu ikinci işkâl ettiğin hakikat o kadar derindir, o kadar yüksektir ki, akıl ona ne ulaşır, ne de yanaşır; illâ nur-u îmân ile görünür. Fakat bazı temsîlât ile o hakikatin vücûdu, fehme takrib edilir. Öyle ise; bir nebze takribe çalışacağız.

İşte şu kâinâta nazar-ı hikmetle bakıldığı vakit, azîm bir şecere mânâsında görünür. Ve şecerenin nasıl dalları, yaprakları, çiçekleri, meyveleri vardır; şu şecere-i hilkatin de bir şıkkı olan âlem-i süflînin anâsır, dalları; nebâtât ve eşcâr, yaprakları; hayvanat, çiçekleri; insan, meyveleri hükmünde görünür. Sâni'-i Zülcelâl’in, ağaçlar hakkında cârî olan bir kanunu, elbette şu şecere-i a'zamda da cârî olmak, muktezâ-yı ism-i Hakîm’dir. Öyle ise; muktezâ-yı hikmet, şu şecere-i hilkatin de bir çekirdekten yapılmasıdır. Hem öyle bir çekirdek ki, âlem-i cismânîden başka, sâir âlemlerin nümûnesini ve esâsâtını câmi' olsun. Çünkü; binler muhtelif âlemleri tazammun eden kâinâtın çekirdek-i aslîsi ve menşe'i, kuru bir madde olamaz. Mâdem şu şecere-i kâinâttan daha evvel, o nev'den başka şecere yok; öyle ise; ona menşe' ve çekirdek hükmünde olan mânâ ve nur, elbette yine şecere-i kâinâtta bir meyve libâsının giydirilmesi, yine Hakîm isminin muktezâsıdır. Çünkü; çekirdek dâima çıplak olamaz. Mâdem evvel-i fıtratta meyve libâsını giymemiş; elbette, âhirde o libâsı giyecektir. Mâdem o meyve insandır ve mâdem insan içinde sâbıkan isbât edildiği üzere, en meşhûr meyve ve en muhteşem semere ve umumun nazar-ı dikkatini celbeden ve arzın nısfını ve beşerin humsunun nazarını kendine hasreden ve mehâsin-i maneviyesi ile âlemi, ya nazar-ı muhabbet veya hayretle kendine baktıran meyve ise: Zât-ı Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm’dır; elbette kâinâtın teşekkülüne çekirdek olan nur, O’nun Zât’ında cismini giyerek en âhir bir meyve sûretinde görünecektir.

Ey müstemi'! Şu acîb kâinât-ı azîme, bir insanın cüz'î mâhiyetinden halkolunmasını istib'âd etme! Bir nev'i âlem gibi olan muazzam çam ağacını, buğday tanesi kadar bir çekirdekten halkeden Kadîr-i Zülcelâl, şu kâinâtı, “Nur-u Muhammedî” den (Aleyhissalâtü Vesselâm) nasıl halketmesin veya edemesin? İşte şecere-i kâinât, şecere-i tûbâ gibi; gövdesi ve kökü yukarıda, dalları aşağıda olduğu için, aşağıdaki meyve makamından, tâ çekirdek-i aslî makamına kadar, nurânî bir hayt-ı münâsebet var. İşte Mi'râc, o hayt-ı münâsebetin gılâfı ve sûretidir ki; Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, o yolu açmış, velâyetiyle gitmiş, risaletiyle dönmüş ve kapıyı da açık bırakmış. Arkasındaki evliyâ-yı ümmeti, rûh ve kalb ile o cadde-i nurânîde, Mi'râc-ı Nebevî’nin gölgesinde seyr ü sülûk edip isti'datlarına göre makàmât-ı àliyeye çıkıyorlar.

Hem sâbıkan isbât edildiği üzere; şu kâinâtın Sâni'i, birinci işkâlin cevabında gösterilen makàsıd için şu kâinâtı, bir saray sûretinde yapmış ve

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.