dersini dinleyenleri müttefikan diyorlar ki: “Dersimizi güzelce anlıyoruz.” Elhâsıl, sâir makamlar gibi ifhâm ve ta'lim makamında dahi Kur'ân’ın lemeât-ı i'câzı parlıyor.
İkinci Şuâ
İKİNCİ ŞUÂ: Kur'ân’ın câmiiyet-i hàrikulâdesidir. Şu şuânın, “Beş Lem'a” sı var.
#### Birinci Lem'a
Birinci Lem'a: Lafzındaki câmiiyettir. Elbette, evvelki Söz’lerde, hem bu Söz’de zikrolunan âyetlerden şu câmiiyet âşikâre görünüyor. Evet,
لِكُلِّ آيَةٍ ظَهْرٌ وَبَطْنٌ وَحَدٌّ وَمُطَّلَعٌ وَلِكُلٍّ شُجُونٌ وَغُصُونٌ وَفُنُونٌ
olan hadîsin işâret ettiği gibi; elfâz-ı Kur'âniye, öyle bir tarzda vaz'edilmiş ki, herbir kelâmın, hattâ herbir kelimenin, hattâ herbir harfin, hattâ bazen bir sükûtun çok vücûhu bulunuyor. Herbir muhâtabına ayrı ayrı bir kapıdan hissesini verir.
Meselâ: ﴾ وَالْجِبَالَ اَوْتاَدًا ﴿ Yani: “Dağları zemininize kazık ve direk yaptım.” bir kelâmdır.
Bir âmînin şu kelâmdan hissesi: Zâhiren yere çakılmış kazıklar gibi görünen dağları görür, onlardaki menâfi'ini ve ni'metlerini düşünür, Hàlık’ına şükreder.
Bir şâirin bu kelâmdan hissesi: Zemin, bir taban ve kubbe-i semâ, üstünde konulmuş yeşil ve elektrik lambalarıyla süslenmiş bir muhteşem çadır, ufkî bir dâire sûretinde ve semânın etekleri başında görünen dağları, o çadırın kazıkları misâlinde tahayyül eder. Sâni'-i Zülcelâl’ine hayretkârâne perestiş eder.
Hayme-nişîn bir edîbin bu kelâmdan nasîbi: Zeminin yüzünü, bir çöl ve sahrâ; dağların silsilelerini pek kesretle ve çok muhtelif bedevî çadırları gibi; güyâ tabaka-i türâbiye, yüksek direkler üstünde atılmış, o direklerin sivri başları o perde-i türâbiyeyi yukarıya kaldırmış, birbirine bakar pek çok muhtelif mahlûkatın meskeni olarak tasavvur eder. O büyük azametli mahlûkları, böyle yeryüzünde çadırlar misillû kolayca kuran ve koyan Fâtır-ı Zülcelâl’ine karşı secde-i hayret eder.
Coğrafyacı bir edîbin o kelâmdan kısmeti: Küre-i zemin, bahr-i muhît-i havâîde veya esîrîde yüzen bir sefîne ve dağları, o sefînenin üstünde tesbit ve muvâzene için çakılmış kazıklar ve direkler şeklinde tefekkür eder. O koca küre-i zemini, muntazam bir gemi gibi yapıp, bizleri içine koyup, aktâr-ı âlemde gezdiren Kadîr-i Zülkemâl’e karşı:
سُبْحَانَكَ مَا اَعْظَمَ شَانَكَ der.
