Zulüm ve tahkîr ateşi, tekebbürün sıkleti, tahakküm sâikası... Aşağıdan çıkmalı
Tahabbüb ve itâat, hürmet ve hem imtisal. Fakat merhamet ve ihsân yukarıdan inmeli
Hem şefkat ve terbiye... Beşer bunu isterse sarılmalı zekâta, ribâyı tardetmeli.
Kur'ân’ın adâleti bâb-ı âlemde durup ribâya der “Yasaktır, hakkın yoktur; dönmeli!”
Dinlemedi bu emri, beşer yedi bir sille.. (∗) [^9] müdhişini yemeden bu emri dinlemeli.
[^9]:(∗) Kuvvetli bir işâret-i gaybiyedir. Evet beşer dinlemedi, İkinci Harb-i Umumî ile bu dehşetli silleyi de yedi.
∗∗∗
41. Beşer, Esirliği Parçaladığı Gibi Ecîrliği de Parçalayacaktır
Beşer, Esirliği Parçaladığı Gibi Ecîrliği de Parçalayacaktır
Bir rüyada demiştim: Devletler, milletlerin hafif muhârebesi, tabakàt-ı beşerin şedîd olan harbine terk-i mevki ediyor.
Zîra beşer, edvârda esirlik istemedi, kanıyla parçaladı. Şimdi ecîr olmuştur; onun yükünü çeker, onu da parçalıyor.
Beşerin başı ihtiyar; edvâr-ı hamsesi var. Vahşet ve bedeviyet, memlûkiyet, esâret, şimdi dahi ecîrdir, başlamıştır geçiyor. ∗∗∗
42. Gayr-ı Meşrû Tarîk, Zıdd-ı Maksûda Gider
Gayr-ı Meşrû Tarîk, Zıdd-ı Maksûda Gider
اَلْقَاتِلُ لَا يَرِثُ bir düstur-u azîmdir: “Gayr-ı meşrû tarîk ile bir maksada giden zât, gâliben maksûdunun zıddıyla görür mücâzât.”
Avrupa muhabbeti, gayr-ı meşrû muhabbet, hem taklid ve hem ülfet. Âkıbeti mükâfât: Mahbûbun gaddârâne adâveti, cinâyât...
Fâsık-ı mahrum, bulmaz ne lezzet ve ne necât... ∗∗∗
43. Cebir ve İ'tizâl’de Birer Dâne-i Hakikat Bulunur
Cebir ve İ'tizâl’de Birer Dâne-i Hakikat Bulunur
Ey tâlib-i hakikat! Mâziye, hem musîbet; müstakbel ve ma'siyet, ayrı görür şerîat. Mâziye, mesâibe nazar olur kadere.
Söz olur Cebriye. Müstakbel ve maâsî, nazar olur teklife; söz olur İ'tizâle. İ'tizâl ile Cebir,
