İkinci Reşha
İKİNCİ REŞHA:
O nurânî bürhân-ı Tevhid, nasıl ki iki cenâhın icmâ ve tevâtürüyle te'yid ediliyor. Öyle de; Tevrat ve İncil gibi Kütüb-ü Semâviye’nin (Hâşiye) [^1] yüzler işârâtı ve irhâsatın binler rumûzâtı ve hâtiflerin meşhûr beşârâtı ve kâhinlerin mütevâtir şehâdâtı ve Şakk-ı Kamer gibi binler mu'cizâtının delâlâtı ve Şerîat’ın hakkâniyeti ile te'yid ve tasdik ettikleri gibi, Zât’ında gayet kemâldeki ahlâk-ı hamîdesi.. ve vazifesinde nihâyet hüsnündeki secâya-yı gâliyesi ve kemâl-i emniyeti.. ve kuvvet-i îmânını ve gayet itmi'nânını ve nihâyet vüsûkùnu gösteren fevkalâde takvâsı.. fevkalâde ubûdiyeti.. fevkalâde ciddiyeti.. fevkalâde metâneti; da'vâsında nihâyet derecede sâdık olduğunu güneş gibi âşikâre gösteriyor.
[^1]:(Hâşiye) Hüseyin-i Cisrî “Risale-i Hamîdiye” sinde yüzondört işârâtı, o kitaplardan çıkarmıştır. Tahriften sonra bu kadar bulunsa, elbette daha evvel çok tasrîhât varmış...
Üçüncü Reşha
ÜÇÜNCÜ REŞHA:
Eğer istersen gel, Asr-ı Saâdet’ e, Cezîretü'l-Arab’a gideriz. Hayâlen olsun O’nu vazife başında görüp ziyaret ederiz. İşte bak! Hüsn-ü sîret ve cemâl-i sûret ile mümtâz bir Zât’ı görüyoruz ki; elinde mu'ciz-nümâ bir kitab, lisânında hakàik-âşinâ bir hitâb, bütün Benî Âdem’e, belki cin ve inse ve meleğe, belki bütün mevcûdâta karşı bir hutbe-i ezeliyeyi tebliğ ediyor. Sırr-ı hilkat-ı âlem olan muammâ-i acîbânesini hâl ve şerh edip ve sırr-ı kâinât olan tılsım-ı muğlakını fetih ve keşfederek, bütün mevcûdâttan sorulan, bütün ukùlü hayret içinde meşgul eden üç müşkül ve müdhiş suâl-i azîm olan: “Necisin? Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun?” suâllerine mukni', makbûl cevab verir.
Dördüncü Reşha
DÖRDÜNCÜ REŞHA:
Bak! Öyle bir ziyâ-yı hakikat neşreder ki; eğer O’nun o nurânî dâire-i hakikat-i irşadından haric bir sûrette kâinâta baksan; elbette kâinâtın şeklini bir mâtemhâne-i umumî hükmünde ve mevcûdâtı birbirine ecnebî, belki düşman ve câmidâtı dehşetli cenazeler ve bütün zevi'l-hayatı zevâl ve firâkın sillesiyle ağlayan yetîmler hükmünde görürsün. Şimdi bak: O’nun neşrettiği nur ile o mâtemhâne-i umumî, şevk u cezbe içinde bir zikirhâneye inkılâb etti. O ecnebî, düşman mevcûdât, birer dost ve kardeş şekline girdi. O câmidât-ı meyyite-i sâmite, birer mûnis memur, birer musahhar hizmetkâr vaziyetini aldı ve o ağlayıcı ve şekvâ edici kimsesiz yetîmler, birer tesbih içinde zâkir veya vazife paydosundan şâkir sûretine girdi.
