İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 488 / 765
488

hüsün-perver ve zevk-perest ve zînete meftûn ve cemâle müştâk duyguları ve hàssaları ve kuvâları ve latîfeleri varsa, umumunu memnun edip doyuracak ve herbirisini ayrı ayrı okşayıp mes'ûd edecek, maddî ve manevî her nev'i zînet ve hüsn-ü cemâle hûriler câmi'dirler. Demek hûriler, Cennet’in aksâm-ı zînetinden yetmiş tarzını, bir tek cinsten olmadığından birbirini setretmeyecek sûrette giydikleri gibi; kendi vücûdlarından ve nefis ve cisimlerinden, belki yetmiş mertebeden ziyâde ayrı ayrı hüsün ve cemâlin aksâmını gösteriyorlar; ﴾ وَف۪يهَا مَا تَشْتَه۪يهِ الْاَنْفُسُ وَتَلَذُّ الْاَعْيُنُ ﴿ işâretinin hakikatini gösteriyorlar.

Hem, Cennet’te lüzumsuz, kışırlı ve fuzûlî maddeler olmadığından ehl-i Cennet’in ekl ve şürbünden sonra kazûratı olmadığını hadîs-i şerîf beyân ediyor. Mâdem şu süflî dünyada, en âdi zîhayat olan ağaçlar, çok teğaddî ettikleri hâlde kazûratsız oluyorlar; en yüksek tabaka-i hayat olan Cennet ehli, neden kazûratsız olmasın?

Sual

Suâl: Ehâdîs-i şerîfede denilmiştir ki: “Bazı ehl-i Cennet’e, dünya kadar bir yer veriliyor, yüzbinler kasr, yüzbinler hûri ihsân ediliyor.” Bir tek adama bu kadar şeylerin ne lüzumu var, ne ihtiyacı var, nasıl olabilir ve ne demektir?

Elcevab: Eğer insan, yalnız câmid bir vücûd olsaydı veyâhut yalnız mideden ibaret nebâtî bir mahlûk olsaydı veyâhut yalnız mukayyed, ağır ve muvakkat ve basit bir zât-ı cismâniye ve bir cism-i hayvanîden ibaret olsaydı; öyle çok kasırlara, çok hûrilere lâyık ve mâlik olmazdı. Fakat insan öyle câmi' bir mu'cize-i kudrettir ki; hattâ şu dünya-yı fânîde, şu kısa bir ömürde, şu inkişaf etmemiş bazı letâifinin ihtiyacı cihetiyle bütün dünyanın saltanatı, serveti ve lezâizi verilse belki hırsı tok olmayacaktır. Hâlbuki ebedî bir dâr-ı saâdette, nihâyetsiz isti'dâda mâlik, nihâyetsiz ihtiyaçlar lisânıyla nihâyetsiz arzular eliyle, nihâyetsiz bir rahmetin kapısını çalan bir insan, elbette ehâdîste beyân olunan ihsânat-ı İlâhiye’ye mazhariyeti ma'kuldür ve haktır ve hakikattir. Ve şu hakikat-i ulviyeye bir temsîl dûrbîniyle rasad edeceğiz. Şöyle ki:

Bu dere bahçesi gibi, (Hâşiye) [^2] şu Barla bağ ve bahçelerinin herbirinin ayrı ayrı mâliki bulunduğu hâlde, Barla’da gıdâsı itibariyle ancak bir avuç yeme mâlik olan herbir kuş, herbir serçe, herbir arı; “Bütün Barla’nın bağ ve bostanları, benim nüzhetgâhım ve seyrangâhımdır.” diyebilir. Barla’yı zaptedip dâire-i mülküne dâhil eder. Başkalarının iştirâki onun bu hükmünü bozmaz. Hem, insan olan bir insan diyebilir ki: “Benim Hàlık’ım,

[^2]: (Hâşiye) Sekiz sene kemâl-i sadâkatle bu fakire hizmet eden Süleyman'ın bahçesidir ki, bir veya iki saat zarfında şu söz orada yazıldı.

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.