İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 270 / 765
270

İkinci Vecih

İKİNCİ VECİH: Budur ki: Mânâlar kalbden çıktıkları vakit, sûretlerden çıplak olarak hayâle girerler, oradan sûretleri giyerler. Hayâl ise, her vakit bir sebeb tahtında bir nev'i sûretleri nesceder. Ehemmiyet verdiği şeyin sûretlerini yol üstünde bırakır. Hangi mânâ geçse; ya ona giydirir, ya takar, ya bulaştırır, ya perde eder. Eğer mânâlar münezzeh ve temiz iseler, sûretler mülevves ve rezîl ise, giymek yoktur, fakat temâs var. Vesveseli adam, temâsı, telebbüsle iltibas eder. “Eyvâh!” der, “Kalbim ne kadar bozulmuş! Bu sefillik, bu hısset-i nefis, beni matrûd eder.” Şeytan onun şu damarından çok istifade eder. Şu yaranın merhemi şudur:

Dinle ey bîçâre! Nasıl ki senin, namazın edeb-i nezîhânesinin vesilesi olan zâhirî taharete, batnının bâtınındaki necâset ona te'sir etmez ve bozmaz; öyle de, maânî-i mukaddesenin, sûret-i mülevveseye mücâvereti zarar etmez. Meselâ: Sen âyât-ı İlâhiye’yi tefekkür ediyorsun. Birden bir maraz, ya bir iştihâ, ya bevl gibi bir emr-i müheyyic, şiddetle senin hissine dokunuyor. Elbette senin hayâlin, devâ-i illet ve kazâ-i hâcetin levâzımatını görecek, bakacak, onlara münâsib süflî sûretleri nescedecek ve gelen mânâlar ortalarından geçecekler. Geçeceklere ne beis vardır, ne televvüs var ve ne zarar var ve ne hatar var. Yalnız hatar ise, hasr-ı nazardır, zann-ı zarardır.

Üçüncü Vecih

ÜÇÜNCÜ VECİH: Budur ki: Eşya mâbeynlerinde, bazı münâsebât-ı hafiye bulunur. Hattâ hiç ümîd etmediğin şeyler içinde münâsebet ipleri bulunur. Ya bizzat bulunur veya senin hayâlin, meşgul olduğu san'ata göre o ipleri yapmış, onları birbiriyle bağlamış. Şu sırr-ı münâsebettendir ki, bazen bir mukaddes şeyi görmek, bir mülevves şeyi hâtıra getirir. Fenn-i Beyân’da beyân olunduğu gibi, “Hàriçte uzaklık sebebi olan zıddiyet ise, hayâlde sebeb-i kurbiyettir.” Yani iki zıddın sûretlerinin cem'ine vâsıta, bir münâsebet-i hayâliyedir. Bu münâsebetle gelen tahattura, “tedâi-yi efkâr” tâbir edilir. Meselâ: Sen namazda, münâcâtta, Kâbe karşısında, huzur-u İlâhî’de iken âyâtı tefekkürde olduğun bir hâlde, şu tedâi-yi efkâr, seni tutup en uzak mâlâyaniyât-ı rezîleye sevkeder. Senin başın, böyle bir tedâi-yi efkâra mübtelâ ise, sakın telâş etme. Belki intibâha geldiğin ânda, dön. “Aman ne kusur ettim!” deyip tedkikle meşgul olup durma; tâ o zaîf münâsebet, senin dikkatinle kuvvet peydâ etmesin. Zîra teessür gösterdikçe, ehemmiyet verdikçe, senin o zaîf tahatturun melekeye döner. Bir maraz-ı hayâlî olur. Korkma, maraz-ı kalbî değil. Şu nev'i tahattur ise, gâliben ihtiyarsızdır. Hususan hassas asabilerde daha gâlibdir. Şeytan, şu nev'i vesvesenin mâdenini çok işlettirir. Şu yaranın merhemi şudur ki:

Tedâi-yi efkâr, gâliben ihtiyarsızdır. Onda mes'ûliyet yoktur. Hem, te­dâîde mücâveret var; temâs ve ihtilât yoktur. Onun için efkârın keyfiyetleri,

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.