Üçüncü Cüz
ÜÇÜNCÜ CÜZ':
Kur'ân; asırları muhtelif bütün enbiyânın kütüblerini ve meşrebleri muhtelif bütün evliyânın risalelerini ve meslekleri muhtelif bütün asfiyânın eserlerini icmâlen tazammun eden ve cihât-ı sittesi parlak; ve evhâm ve şübehâtın zulümâtından musaffâ ve nokta-i istinâdı, bilyakìn vahy-i semâvî ve kelâm-ı ezelî; ve hedefi ve gayesi bilmüşâhede saâdet-i ebediye; içi, bilbedâhe hàlis hidayet; üstü, bizzarûre envâr-ı îmân; altı, biilme'l-yakìn delil ve bürhân; sağı, bittecrübe teslîm-i kalb ve vicdân; solu, biayne'l-yakìn teshìr-i akıl ve iz'ân; meyvesi, bihakka'l-yakìn Rahmet-i Rahmân ve dâr-ı cinân, makamı ve revâcı, bilhadsi's-sâdık makbûl-ü melek ve ins ü cânn bir kitab-ı semâvîdir.
Kur'ân’ın ta'rifine dair üç cüz'ündeki sıfatların herbiri başka yerlerde kat'î isbât edilmiş veya isbât edilecektir. Da'vâmız mücerred değil, herbirisi bürhân-ı kat'î ile müberhendir.
Birinci Şule
BİRİNCİ ŞU'LE: Bu şu'lenin “Üç Şuâ”ı var.
Birinci Şuâ
BİRİNCİ ŞUÂ: Derece-i i'câzda belâğat-ı Kur'âniye’dir. O belâğat ise, nazmın cezâletinden ve hüsn-ü metânetinden ve üslûblarının bedâatından, garîb ve müstahsenliğinden ve beyânının berâatından, fâik ve safvetinden ve meânîsinin kuvvet ve hakkâniyetinden ve lafzının fesâhatinden, selâsetinden tevellüd eden bir belâğat-ı hàrikulâdedir ki, Benî Âdem’in en dâhî edîblerini, en hàrika hatîblerini, en mütebahhir ulemâsını muârazaya dâvet edip binüçyüz senedir meydân okuyor. Onların damarlarına şiddetle dokunuyor. Muârazaya dâvet ettiği hâlde, kibir ve gururlarından başını semâvâta vuran o dâhîler ona muâraza için ağız açamayıp kemâl-i zilletle boyun eğdiler.
İşte belâğatındaki vech-i i'câzı iki sûretle işâret ederiz.
#### Birinci Suret
Birinci Sûret: İ'câzı vardır ve mevcûddur. Çünkü; Cezîretü'l-Arab ahâlisi o asırda ekseriyet-i mutlaka itibariyle ümmî idi. Ümmîlikleri için mefâhirlerini ve vukûât-ı tarihiyelerini ve mehâsin-i ahlâka yardım edecek durûb-u emsâllerini kitabet yerine şiir ve belâğat kaydıyla muhâfaza ediyorlardı. Mânidâr bir kelâm, şiir ve belâğat câzibesiyle eslâftan ahlâfa hâfızalarda kalıp gidiyordu. İşte, şu ihtiyac-ı fıtrî neticesi olarak o kavmin manevî çarşı-yı ticâretlerinde en ziyâde revâc bulan, fesâhat ve belâğat metâ'ı idi. Hattâ bir kabilenin belîğ bir edîbi, en büyük bir kahraman-ı millîsi gibi idi. En ziyâde onunla iftihar ediyorlardı. İşte İslâmiyet’ten sonra âlemi, zekâlarıyla idare eden o zekî kavim, şu en revâclı ve medâr-ı iftiharları ve ona şiddet-i ihtiyaçla muhtaç olan belâğatta akvâm-ı âlemden en ileride ve en yüksek mertebede idiler. Belâğat o kadar kıymetdâr idi ki,
