örtmesini, hem vefât etmiş insanın, bâkiye-i âsârı dahi vefât edip nisyan perdesi altına girmesini, hem bu dâr-ı imtihan olan dünyanın bütün bütün kapanmasını ihtar ile, Kahhâr-ı Zülcelâl’in celâlli tasarrufâtını ilân eder.
Gece vakti ise; hem kışı, hem kabri, hem Âlem-i Berzah’ı ifhâm ile rûh-u beşer Rahmet-i Rahmân’a ne derece muhtaç olduğunu insana hatırlatır.
Ve gecede teheccüd ise; kabir gecesinde ve berzah karanlığında ne kadar lüzumlu bir ışık olduğunu bildirir, îkaz eder. Ve bütün bu inkılâbât içinde Cenâb-ı Mün'im-i Hakîki’nin nihâyetsiz ni'metlerini ihtar ile, ne derece hamd ve senâya müstehak olduğunu ilân eder.
İkinci sabah ise; sabah-ı haşri ihtar eder. Evet, şu gecenin sabahı ve şu kışın baharı ne kadar ma'kul ve lâzım ve kat'î ise; haşrin sabahı da, berzahın baharı da o kat'iyyettedir.
Demek bu beş vaktin herbiri, bir mühim inkılâb başında olduğu ve büyük inkılâbları ihtar ettiği gibi; kudret-i Samedâniye’nin tasarrufât-ı azîme-i yevmiyesinin işâretiyle, hem senevî, hem asrî, hem dehrî Kudret’in mu'cizâtını ve Rahmet’in hedâyâsını hatırlatır. Demek, asıl vazife-i fıtrat ve esâs-ı ubûdiyet ve kat'î borç olan farz namaz, şu vakitlerde lâyıktır ve ensebdir.
Beşinci Nükte
BEŞİNCİ NÜKTE: İnsan, fıtraten gayet zaîftir. Hâlbuki herşey ona ilişir, onu müteessir ve müteellim eder. Hem, gayet âcizdir. Hâlbuki belâları ve düşmanları pek çoktur. Hem, gayet fakirdir. Hâlbuki ihtiyacâtı pek ziyâdedir. Hem, tenbel ve iktidarsızdır. Hâlbuki hayatın tekâlifi gayet ağırdır. Hem, insaniyet onu kâinâtla alâkadar etmiştir. Hâlbuki sevdiği, ünsiyet ettiği şeylerin zevâl ve firâkı, mütemâdiyen onu incitiyor. Hem akıl ona yüksek maksadlar ve bâkî meyveler gösteriyor. Hâlbuki eli kısa, ömrü kısa, iktidarı kısa, sabrı kısadır.
İşte bu vaziyette bir rûh, fecir zamanında bir Kadîr-i Zülcelâl’in, bir Rahîm-i Zülcemâl’in dergâhına niyâz ile, namaz ile müracaat edip arz u hâl etmek, tevfik ve medet istemek, ne kadar elzem ve peşindeki gündüz âleminde başına gelecek, beline yüklenecek işleri, vazifeleri tahammül için ne kadar lüzumlu bir nokta-i istinâd olduğu bedâheten anlaşılır.
Ve zuhr zamanında –ki o zaman– gündüzün kemâli ve zevâle meyli ve yevmî işlerin âvân-ı tekemmülü ve meşâğilin tazyîkinden muvakkat bir istirahat zamanı ve fânî dünyanın bekàsız ve ağır işlerin verdiği gaflet ve sersemlikten rûhun teneffüse ihtiyaç vakti ve in'âmât-ı İlâhiye’nin tezâhür ettiği bir ândır. Rûh-u beşer o tazyîkten kurtulup, o gafletten sıyrılıp, o mânâsız ve bekàsız şeylerden çıkıp, Kayyûm-u Bâkî olan Mün'im-i Hakîki’nin dergâhına gidip el bağlayarak, yekûn ni'metlerine şükür ve hamd edip ve istiâne etmek; ve celâl ve azametine karşı rükû ile aczini izhâr etmek; ve kemâl-i bîzevâline ve cemâl-i bîmisâline karşı secde edip hayret
