İşte şu işleri nihâyet hüsn-ü san'at ve kemâl-i intizam ile yapan ve şu birbiri arkasında gelen ve zaman ipine takılan seyyâr âlemleri, nihâyet hikmet ve inâyet ve kemâl-i kudret ve san'at ile değiştiren Zât; elbette gayet Kadîr ve Hakîm’dir. Nihâyet derecede Basîr ve Alîm’dir. Tesâdüf O’nun işine karışamaz. İşte o Zât-ı Zülcelâl’dir ki, şöyle fermân ediyor:
﴿ اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ ﴾
﴿ وَمَٓا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُ ﴾
deyip hem kemâl-i kudretini ilân, hem kudretine nisbeten haşir ve kıyâmet gayet sehl ve külfetsiz olduğunu beyân ediyor. Emr-i tekvînîsi, kudret ve irâdeyi tazammun ettiğini ve bütün eşya, evâmirine gayet musahhar ve münkàd olduklarını ve mübâşeretsiz, muâlecesiz halkettiği için icâdındaki sühûlet-i mutlakayı ifâde için, sırf bir emirle işler yaptığını, Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân ile fermân ediyor.
Hâsıl-ı kelâm: Bir kısım âyetler, eşyada, hususan bidâyet-i icâdında gayet derecede hüsn-ü san'atı ve nihâyet derecede kemâl-i hikmeti ilân ediyor. Diğer kısmı, eşyada, hususan tekrar icâdında ve iâdesinde gayet derecede sühûlet ve sür'atini, nihâyet derecede inkıyad ve külfetsizliğini beyân eder.
Üçüncü Şua
ÜÇÜNCÜ ŞUÂ:
Ey haddinden tecâvüz etmiş nefs-i pür-vesvâs! Diyorsun ki:
﴾ بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَىْءٍ ﴾ ﴿ مَا مِنْ دَٓابَّةٍ اِلَّا هُوَ آخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا ﴿
﴾ وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَر۪يدِ ﴿ gibi âyetler, nihâyet derecede Kurbiyet-i İlâhiye’yi gösteriyor.
﴿ وَ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ ﴾﴿ تَعْرُجُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ اِلَيْهِ ف۪ي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْس۪ينَ اَلْفَ سَنَةٍ ﴾
Ve hadîste vârid olan “Cenâb-ı Hak, yetmiş bin hicâb arkasındadır.” ve mi'râc gibi hakikatler, nihâyet derecede bu'diyetimizi gösteriyor. Şu sırr-ı gâmızı fehme takrib edecek bir izâh isterim?
Elcevab: Öyle ise, dinle:
Evvelâ: Birinci Şuâ’ın âhirinde demiştik: Nasıl ki güneş, kayıdsız nuruyla ve maddesiz aksi cihetiyle; sana, senin rûhun penceresi ve onun
