İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 128 / 765
128

Cemâatlerin râbıtalarında unsuriyet, milliyet yerine “râbıta-i dinî ve sınıfî ve vatanî” kabûl eder. Gâyâtı, hevesât-ı nefsâniyenin tecâvüzâtına sed çekip, rûhu maâliyâta teşvik ve hissiyat-ı ulviyesini tatmin eder ve insanı kemâlât-ı insaniyeye sevkedip insan eder...

Hakkın şe'ni, “ittifak”tır. Faziletin şe'ni, “tesânüd”dür. Düstur-u teâvünün şe'ni, “birbirinin imdâdına yetişmek”tir. Dinin şe'ni, “uhuvvet”tir, “incizab”tır. Nefsi gemlemekle bağlamak, rûhu kemâlâta kamçılamakla serbest bırakmanın şe'ni, “saâdet-i dâreyn”dir...

Dördüncü Esâs

DÖRDÜNCÜ ESÂS: Kur'ân’ın, bütün Kelimât-ı İlâhiye içinde cihet-i ulviyetini ve bütün kelâmlar üstünde, cihet-i tefevvukunu anlamak istersen şu iki temsîle bak:

Birincisi: Bir sultanın iki çeşit mükâlemesi, iki tarzda hitâbı vardır. Birisi; âdi bir raiyet ile cüz'î bir iş için, hususî bir hâcete dair hàs bir telefonla konuşmaktır. Diğeri; saltanat-ı uzmâ ünvânıyla ve hilâfet-i kübrâ nâmıyla ve hâkimiyet-i âmme haysiyetiyle, evâmirini etrafa neşir ve teşhîr maksadıyla, bir elçisiyle veya büyük bir memuruyla konuşmaktır ve haşmetini izhâr eden ulvî bir fermânla mükâlemedir.

İkinci temsîl: Bir adam, elinde bir âyineyi güneşe karşı tutar. O âyine mikdarınca bir ışık ve yedi rengi câmi' bir ziyâ alır. O nisbetle güneşle münâsebetdâr olur, sohbet eder ve o ışıklı âyineyi, karanlıklı hânesine veya dam altındaki bağına tevcîh etse; güneşin kıymeti nisbetinde değil, belki o âyinenin kàbiliyeti mikdarınca istifade edebilir. Diğeri ise, hânesinden veya bağının damından geniş pencereler açar. Gökteki güneşe karşı yollar yapar. Hakîki güneşin dâimî ziyâsıyla sohbet eder, konuşur ve lisân-ı hâl ile böyle minnetdârâne bir sohbet eder. Der: “Ey yeryüzünü ışığıyla yaldızlayan ve bütün çiçeklerin yüzünü güldüren dünya güzeli ve gök nâzdârı olan nâzenîn güneş! Onlar gibi benim hâneciğimi ve bahçeciğimi ısındırdın, ışıklandırdın...” Hâlbuki âyine sâhibi böyle diyemez. O kayıt altındaki güneşin aksi ise, âsârı mahduttur. O kayda göredir.

İşte bu iki temsîlin dûrbîniyle Kur'ân’a bak! Tâ ki, i'câzını göresin ve kudsiyetini anlayasın... Evet, Kur'ân der ki: “Eğer yerdeki ağaçlar kalemolup, denizler mürekkeb olsa, Cenâb-ı Hakk’ın kelimâtını yazsalar; bitiremezler.” Şimdi şu nihâyetsiz kelimât içinde en büyük makam, Kur'ân’a verilmesinin sebebi şudur ki:

Kur'ân: İsm-i A'zam’dan ve her ismin a'zamlık mertebesinden gelmiş... Hem bütün âlemlerin Rabbi itibariyle Allah’ın kelâmıdır. Hem bütün mevcûdâtın İlâh’ı ünvânıyla Allah’ın fermânıdır. Hem, semâvât ve arzın Hàlık’ı haysiyetiyle bir hitâptır. Hem Rubûbiyet-i Mutlaka cihetinde

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.