ordusunda herbirisinde bir nisbeti, o nisbete göre bir vazifesi ve o vazifeye göre nizâmı dâiresinde bir hareketi olduğu gibi.. öyle de; senin gözbebeğindeki o câmid zerrecik dahi, senin gözünde, başında, vücûdunda ve kuvve-i müvellide, kuvve-i câzibe, kuvve-i dâfia, kuvve-i musavvire gibi deverân-ı deme ve his ve harekeye hizmet eden evride ve şerâyin ve sâir a'sâblarda, hem senin nev'inde, ilâ âhir... Birer nisbeti, birer vazifesi bulunduğunu, bilbedâhe bir Kadîr-i Ezelî’nin eser-i sun'u ve memur-u muvazzafı ve taht-ı tedbirinde olduğunu, kör olmayan göze gösterir.
#### İkinci Pencere
İkinci pencere: Havadaki herbir zerre, herbir çiçeği, herbir meyveyi ziyaret edebilir. Herbir çiçeğe, herbir meyveye girer işleyebilir. Eğer herşeyi görür ve bilir bir Kadîr-i Mutlak’ın memur-u musahharı olmasa, o serseri zerre, bütün meyvelerin, çiçeklerin cihâzâtını ve yapılmasını ve ayrı ayrı san'atlarını ve onlara giydirilen sûretlerin terziliğini ve hıyâtât-ı kâmile-i muhîta-i san'atını bilmek lâzım gelir. İşte şu zerre, bir güneş gibi bir nur-u tevhidin şuâını gösteriyor. Ziyâyı, havaya; mâi, türâba kıyâs et.
Zâten eşyanın asıl menşe'leri, şu dört maddedir: Yeni hikmetle, müvellidü'l-mâ, müvellidü'l-humuza, karbon, azottur ki; bu anâsır, evvelki unsurların eczâlarıdır.
#### Üçüncü Pencere
Üçüncü pencere: Zerrelerden mürekkeb bir parça toprak, herbir çiçekli ve meyveli nebâtâtın neşv ü nemâsına menşe' olabilir bir kâseyi, o zerreciklerden doldursan, bütün dünyadaki her nev'i çiçek ve meyveli nebâtâtın tohumcukları ki, o tohumcuklar hayvanatın nutfeleri gibi ayrı ayrı şeyler değil, nutfeler bir su olduğu gibi, o tohumlar da karbon, azot, müvellidü'l-mâ, müvellidü'l-humuzadan mürekkeb, mâhiyetçe birbirinin misli, keyfiyetçe, birbirinden ayrı, yalnız kader kalemiyle sırf manevî olarak aslının programı tevdî' edilmiş. İşte o tohumları nöbetle o kâseye koysak, herbiri hàrika cihâzâtıyla, eşkâl ve vaziyetiyle zuhûr edeceğini, vukû' bulmuş gibi inanırsın. Eğer o zerreler; herbir şeyin herbir hâl ve vaziyetini bilen ve herşeye (ona) lâyık vücûdu ve vücûdun levâzımatını vermeye kadîr ve kudretine nisbeten herşey kemâl-i sühûletle musahhar olan bir Zât’ın memuru ve emirber bir vazifedârı olmazlarsa, o toprağın herbir zerresinde, ya bütün çiçekli ve meyvedârların adedince manevî fabrikalar ve matbaalar içinde bulunması lâzım gelir ki, o cihâzâtları ve eşkâlleri birbirinden uzak ve birbirinden ayrı mevcûdât-ı muhtelifeye menşe' olabilsin veya bütün o mevcûdâta muhît bir ilim ve bütün onların teşkilâtına muktedir olacak bir kudret vermek lâzımdır; tâ bütün onların teşkilâtına medâr olsun. Demek Cenâb-ı Hak’tan nisbet kesilse, toprağın zerrâtı adedince ilâhlar kabûl edilmesi lâzım gelir. Bu ise, bin defa muhâl içinde muhâl bir hurâfedir. Fakat memur oldukları vakit çok kolaydır.
