Nasıl bir sultan-ı azîmin bir âdi neferi, o pâdişahın nâmıyla ve onun kuvvetiyle bir memleketi hicret ettirebilir, iki denizi birleştirebilir, bir şahı esir edebilir; öyle de, Ezel ve Ebed Sultan’ının emriyle, bir sinek, bir Nemrud’u yere serer. Bir karınca, bir Fir'avun’un sarayını harâb eder, yere atar. Bir incir çekirdeği, bir incir ağacını yüklenir.
Hem herbir zerrede, vücûb ve vahdet-i Sâni'a iki şâhid-i sâdık daha var. Birisi; herbir zerre; acz-i mutlakıyla beraber pek büyük ve pek mütenevvi' vazifeleri kaldırıyor ve cümûdiyeti ile beraber bir şuûr-u küllî gösteren intizam-perverâne nizâm-ı umumiye tevfik-i hareket eder. Demek herbir zerre, lisân-ı acziyle Kadîr-i Mutlak’ın vücûb-u vücûduna ve nizâm-ı âlemi gözetmesiyle vahdetine şehâdet eder.
كَمَا اَنَّ فِي كُلِّ ذَرَّةٍ شَاهِدَيْنِ عَلٰى اَنَّهُ وَاجِبٌ وَاحِدٌ كَذٰلِكَ فِي كُلِّ حَىٍّ لَهُ آيَتَانِ عَلٰى اَنَّهُ اَحَدٌ صَمَدٌ
Evet, herbir zîhayatta, biri Ehadiyet sikkesi, diğeri Samediyet tuğrâsı bulunuyor. Zîra bir zîhayat ekser kâinâtta cilveleri görünen esmâyı birden kendi âyinesinde gösteriyor. Âdeta bir nokta-i mihrâkiye hükmünde Hayy-ı Kayyûm’un tecellî-i İsm-i a'zamını gösteriyor. İşte Ehadiyet-i Zâtiye’yi, Muhyî perdesi altında bir nev'i gölgesini gösterdiğinden, bir Sikke-i Ehadiyet’i taşıyor. Hem o zîhayat, kâinâtın bir misâl-i musağğarı ve şecere-i hilkatin bir meyvesi hükmünde olduğu için, kâinât kadar ihtiyacâtını ummadığı ve bilmediği bir yerden kolaylıkla küçücük dâire-i hayatına yetiştirmek, Samediyet tuğrâsını gösteriyor. Yani, o hâl gösteriyor ki: Onun öyle bir Rabbi var ki; ona, herşeye bedel bir teveccühü var ve bütün eşyanın yerini tutar bir nazarı var. Bütün eşya, O’nun bir teveccühünün yerini tutamaz.
نَعَمْ يَكْفِي لِكُلِّ شَىْءٍ شَىْءٌ عَنْ كُلِّ شَىْءٍ ❀ وَلَا يَكْفِي عَنْهُ كُلُّ شَىْءٍ وَلَوْ لِشَىْءٍ وَاحِدٍ
Hem o hâl gösteriyor ki; onun o Rabbi, hiçbir şeye muhtaç olmadığı gibi, hazinesinden hiçbir şey eksilmez ve kudretine de hiçbir şey ağır gelmez. İşte Samediyet’in gölgesini gösteren bir nev'i tuğrâsı... Demek herbir zîhayatta, bir Sikke-i Ehadiyet, bir tuğrâ-i Samediyet vardır. Evet, herbir zîhayat, hayat lisânıyla ﴾ قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ ❀ اَللّٰهُ الصَّمَدُ ﴿ okuyor. Bu iki sikkeden başka, birkaç pencere-i mühimme de var. Başka bir yerde tafsîl edildiği için burada ihtisar edildi.
