İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 602 / 765
602

Zât-ı Zülcelâl, hakîki olan kemâlâtını ve sıfât ve esmâsının güzelliklerini kendine lâyık bir tarzda sever, muhabbet eder. Hem o kemâlâtın mazharları, âyineleri olan san'atını ve masnûâtını ve mahlûkatının mehâsinini sever, muhabbet eder. Enbiyâsını ve evliyâsını, hususan, Seyyidü'l-Mürselîn ve Sultanü'l-Evliyâ olan Habîb-i Ekrem’ini sever. Yani kendi cemâlini sevmesiyle, o cemâlin âyinesi olan Habîb’ini sever. Ve kendi esmâsını sevmesiyle, o esmânın mazhar-ı câmi'i ve zîşuûru olan o Habîb’ini ve ihvânını sever. Ve san'atını sevmesiyle, o san'atın dellâl ve teşhîrcisi olan o Habîb’ini ve emsâlini sever. Ve masnûâtını sevmesiyle, o masnûâta karşı: “Mâşâallâh, Bârekallâh, ne kadar güzel yapılmışlar!” diyen ve takdir eden ve istihsân eden o Habîb’ini ve onun arkasında olanları sever. Ve mahlûkatının mehâsinini sevmesiyle, o mehâsin-i ahlâkın umumunu câmi' olan o Habîb-i Ekrem’ini ve O’nun etbâ' ve ihvânını sever, muhabbet eder.

#### Üçüncü Remiz

ÜÇÜNCÜ REMİZ: Umum kâinâttaki umum kemâlât, bir Zât-ı Zülcelâl’in kemâlinin âyâtıdır ve cemâlinin işârâtıdır. Belki hakîki kemâline nisbeten bütün kâinâttaki hüsün ve kemâl ve cemâl, zaîf bir gölgedir. Şu hakikatin “Beş Hüccet” ine icmâlen işâret ederiz.

##### Birinci Hüccet

Birinci Hüccet: Nasıl ki; mükemmel, muhteşem, münakkaş, müzeyyen bir saray; mükemmel bir ustalık, bir dülgerliğe bilbedâhe delâlet eder. Ve mükemmel fiil olan o dülgerlik, o nakkàşlık; bizzarûre mükemmel bir fâile, bir ustaya, bir mühendise ve “nakkàş ve musavvir” gibi ünvân ve isimleriyle beraber delâlet eder. Ve mükemmel o isimler dahi şübhesiz o ustanın mükemmel, san'atkârâne sıfâtına delâlet eder. Ve o kemâl-i san'at ve sıfat, bilbedâhe o ustanın kemâl-i isti'dâdına ve kàbiliyetine delâlet eder. Ve o kemâl-i isti'dat ve kàbiliyet, bizzarûre o ustanın kemâl-i zâtına ve ulviyet-i mâhiyetine delâlet eder.

Aynen öyle de: Şu saray-ı âlem, şu mükemmel, müzeyyen eser; bilbedâhe gayet kemâldeki ef'âle delâlet eder. Çünkü; eserdeki kemâlât, o ef'âlin kemâlâtından ileri gelir ve onu gösterir. Kemâl-i ef'âl ise, bizzarûre bir Fâil-i Mükemmel’e ve o Fâil’in kemâl-i esmâsına; yani âsâra nisbeten Müdebbir, Musavvir, Hakîm, Rahîm, Müzeyyin gibi isimlerin kemâline delâlet eder. İsimlerin ve ünvânların kemâli ise; şeksiz, şübhesiz, o Fâil’in kemâl-i evsâfına delâlet eder. Zîra sıfat mükemmel olmazsa sıfattan neş'et eden isimler, ünvânlar mükemmel olamaz. Ve o evsâfın kemâli, bilbedâhe şuûnât-ı zâtiyenin kemâline delâlet eder. Çünkü; sıfâtın mebde'leri, o şuûn-u zâtiyedir. Ve şuûn-u zâtiyenin kemâli ise, biilme'l-yakìn, Zât-ı Zîşuûn’un kemâline ve öyle lâyık bir kemâline delâlet eder ki; o kemâlin ziyâsı, şuûn ve sıfât ve esmâ ve ef'âl ve âsâr perdelerinden geçtiği hâlde, şu kâinâtta yine bu kadar hüsnü ve cemâli ve kemâli göstermiş.

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.