ubûdiyet-i külliyede, nezâretin şümûlünde, mârifetin ihâtasında, Rubûbiyet’in dellâllığında meleklere benzer. Belki insan daha câmi'dir. Fakat insanın şerîre ve iştihâlı bir nefsi bulunduğundan, melâikenin hilâfına olarak pek mühim terakkiyât ve tedenniyâta mazhardır. Hem insan, amelinde nefsi için bir haz ve zâtı için bir hisse aradığı için hayvana benzer. Öyle ise, insanın iki maaşı var: Biri cüz'îdir, hayvanîdir, muacceldir. İkincisi melekîdir, küllîdir, müecceldir. Şimdi, insanın vazifesiyle maaşı ve terakkiyât ve tedenniyâtı, geçen Yirmiüç aded Söz’lerde kısmen geçmiştir. Hususan Onbirinci ve Yirmiüçüncü’de daha ziyâde beyân edilmiş. Onun için şurada ihtisar ederek kapıyı kapıyoruz. Erhamürrâhimîn’den rahmet kapılarını bize açmasını ve şu Söz’ün tekmîline tevfikini refîk eylemesini niyâz ile, kusurumuzun ve hatamızın afvını taleb ile hatmediyoruz.
Beşinci Dal
BEŞİNCİ DAL: Beşinci dalın “Beş meyve” si var.
Birinci Meyve
Birinci Meyve: Ey nefis-perest nefsim!.. Ve ey dünya-perest arkadaşım! Muhabbet, şu kâinâtın bir sebeb-i vücûdudur; hem şu kâinâtın râbıtasıdır; hem şu kâinâtın nurudur, hem hayatıdır. İnsan, kâinâtın en câmi' bir meyvesi olduğu için, kâinâtı istilâ edecek bir muhabbet o meyvenin çekirdeği olan kalbine dercedilmiştir. İşte, şöyle nihâyetsiz bir muhabbete lâyık olacak, nihâyetsiz bir kemâl sâhibi olabilir.
İşte ey nefis ve ey arkadaş! İnsanın havfe ve muhabbete âlet olacak iki cihâz, fıtratında dercolunmuştur. Alâ-külli hâl o muhabbet ve havf, ya halka veya Hàlık’a müteveccih olacak. Hâlbuki halktan havf ise, elim bir beliyedir. Halka muhabbet dahi belâlı bir musîbettir. Çünkü: Sen öylelerden korkarsın ki, sana merhamet etmez veya senin istirhamını kabûl etmez. Şu hâlde havf, elim bir belâdır. Muhabbet ise; sevdiğin şey, ya seni tanımaz, “Allah’a ısmarladık.” demeyip gider –gençliğin ve malın gibi– ya muhabbetin için seni tahkîr eder. Görmüyor musun ki, mecâzî aşklarda yüzde doksandokuzu, mâşukundan şikâyet eder. Çünkü: Samed âyinesi olan bâtın-ı kalb ile, sanem-misâl dünyevî mahbûblara perestiş etmek, o mahbûbların nazarında sakîldir ve istiskàl eder, reddeder. Zîra fıtrat, fıtrî ve lâyık olmayan şeyi reddeder, atar. (Şehvânî sevmekler bahsimizden hàriçtir.)
Demek, sevdiğin şeyler ya seni tanımıyor, ya seni tahkîr ediyor, ya sana refâkat etmiyor. Senin rağmına müfârakat ediyor. Mâdem öyledir, bu havf ve muhabbeti, öyle birisine tevcîh et ki, senin havfın lezzetli bir tezellül olsun. Muhabbetin, zilletsiz bir saâdet olsun. Evet, Hàlık-ı Zülcelâl’inden havf etmek, O’nun rahmetinin şefkatine yol bulup ilticâ etmek demektir. Havf, bir kamçıdır; O’nun rahmetinin kucağına atar. Ma'lûmdur ki; bir vâlide, meselâ: Bir yavruyu korkutup sînesine celbediyor. O korku
