#### Mukaddime
Mukaddime
Cenâb-ı Hak; celîl Ulûhiyet’iyle, cemîl rahmetiyle, kebîr Rubûbiyet’iyle, kerîm re'fetiyle, azîm kudretiyle, latîf hikmetiyle; şu küçük insanın vücûdunu bu kadar havâs ve hissiyat ile, bu derece cevârih ve cihâzât ile ve muhtelif a'zâ ve âlât ile ve mütenevvi' letâif ve maneviyat ile techiz ve tezyîn etmiştir ki; tâ, mütenevvi' ve pek çok âlât ile, hadsiz envâ'-ı ni'metini, aksâm-ı ihsânatını, tabakàt-ı rahmetini o insana ihsâs etsin, bildirsin, tattırsın, tanıttırsın. Hem, tâ binbir esmâsının hadsiz envâ'-ı tecelliyâtlarını, insana o âlât ile bildirsin, tarttırsın, sevdirsin. Ve o insandaki pek kesretli âlât ve cihâzâtın herbirisinin ayrı ayrı hizmeti, ubûdiyeti olduğu gibi, ayrı ayrı lezzeti, elemi, vazifesi ve mükâfâtı vardır.
Meselâ, göz; sûretlerdeki güzelliklerini ve âlem-i mubsırâtta güzel mu'cizât-ı Kudret’in envâ'ını temâşâ eder. Vazifesi, nazar-ı ibretle Sâni'ine şükrândır. Nazara mahsûs lezzet ve elem ma'lûmdur; ta'rife hâcet yok.
Meselâ, kulak; sadâların envâ'larını, latîf nağmelerini ve mesmuât âleminde Cenâb-ı Hakk’ın letâif-i rahmetini hisseder. Ayrı bir ubûdiyet, ayrı bir lezzet, ayrı da bir mükâfâtı var.
Meselâ, kuvve-i şâmme; kokular tâifesindeki letâif-i rahmeti hisseder. Kendine mahsûs bir vazife-i şükrâniyesi, bir lezzeti vardır. Elbette mükâfâtı dahi vardır.
Meselâ, dildeki kuvve-i zâika; bütün mat'ûmâtın ezvâkını anlamakla gayet mütenevvi' bir şükr-ü manevî ile vazife görür. Ve hâkezâ.. Bütün cihâzât-ı insaniyenin ve kalb ve akıl ve rûh gibi büyük ve mühim letâifin böyle ayrı ayrı vazifeleri, lezzetleri ve elemleri vardır.
İşte Cenâb-ı Hak ve Hakîm-i Mutlak, bu insanda istihdam ettiği bu cihâzâtın elbette herbirerlerine lâyık ücretlerini verecektir. O müteaddid envâ'-ı muhabbetin sâbıkan beyân edilen dünyadaki muaccel neticelerini, herkes vicdân ile hisseder, ve bir hads-i sâdık ile isbât edilir. Âhiret’teki neticeleri ise; kat'iyyen vücûdları ve tahakkukları, icmâlen Onuncu Söz’ün Oniki Hakikat-i kàtıa-i sâtıasıyla ve Yirmidokuzuncu Söz’ün Altı Esâs-ı bâhiresiyle isbât edildiği gibi, tafsîlen
اَصْدَقُ الْكَلَامِ وَاَبْلَغُ النِّظَامِ كَلَامُ اللّٰهِ الْمَلِكِ الْعَزِيزِ الْعَلَّامِ
olan Kur'ân-ı Hakîm’in âyât-ı beyyinâtıyla tasrîh ve telvih ve remz ve işârâtıyla kat'iyyen sâbittir. Daha uzun bürhânları getirmeğe lüzum yok.
