saltanatıma getireceğim ve mutî'leri mes'ûd, âsîleri mahpus edecegim. O muvakkat yeri harâb edip, müebbed sarayları, zindânları hâvî diğer bir memleket kuracağım.”
Hem o va'd ettiği şeyler ona gayet rahattır. Raiyetine, gayet mühimdir. Va'dinde hulf ise, izzet-i iktidarına gayet zıttır.
İşte bak ey sersem! Sen yalancı vehmini, hezeyancı aklını, aldatıcı nefsini tasdik ediyorsun. Ve hiçbir vecihle hulf ve hilâfa mecburiyeti olmayan ve hiçbir cihetle hilâf haysiyetine yakışmayan ve bütün görünen işler sıdkına şehâdet eden bir Zât’ı tekzîb ediyorsun. Elbette büyük bir cezaya müstehak olursun. Misâlin şuna benzer ki: Bir yolcu, güneşin ziyâsından gözünü kapıyor, hayâline bakıyor; vehmi, bir yıldız böceği gibi kafa fenerinin ışığıyla dehşetli yolunu tenvir etmek istiyor. Mâdem va'd etmiş yapacaktır. Hâlbuki, îfâsı O’na çok rahat ve bize ve herşeye ve O’na ve saltanatına pek çok lâzımdır.
Demek bir Mahkeme-i Kübrâ, bir saâdet-i uzmâ vardır.
Dokuzuncu Suret
DOKUZUNCU SÛRET:
Şimdi gel! Bu dâirelerin ve cemâatlerin bazı rüesâlarına ki; (Hâşiye) [^4] herbiri bizzat Pâdişah’la görüşecek hususî birer telefonu var. Hem, bazı onun huzuruna çıkmışlar. Ne diyorlar bak: Bunlar ittifakla ihbar ediyorlar ki; o Zât, mükâfât ve mücâzât için pek muhteşem ve dehşetli bir yer ihzar etmiş. Gayet kavî va'd ve şiddetli tehdid ediyor. Hem onun izzet ve celâleti hiçbir vecihle, hulfü'l-va'de tenezzül edip, tezellülü kabûl etmez.
[^4]:(Hâşiye) Şu sûretin isbât ettiği mânâlar "Sekizinci Hakikat" te görünecek. Meselâ, dâirelerin reisleri şu temsîlde, Enbiyâ ve evliyâya işârettir. Ve telefon ise, ma'kes-i vahy ve mazhar-ı ilhâm olan, kalbden uzanan bir nisbet-i Rabbâniye'dir ki, kalb o telefonun başıdır ve kulağı hükmündedir.
Hâlbuki, o muhbirler hem tevâtür derecesinde çok, hem icmâ kuvvetinde bir ittifakla haber veriyorlar ki: Şu bazı âsârı görünen saltanat-ı azîmenin medârı ve makarrı, buradan uzak bir başka memlekettedir ve şu meydân-ı imtihanda binalar muvakkattirlar. Sonra dâimî saraylara tebdil edilecek. Bu yerler değişecekler.
Çünkü: Eserleriyle azameti anlaşılan şu muhteşem, zevâlsiz saltanat; böyle geçici, devamsız, bîkarar, ehemmiyetsiz, mütegayyir, bekàsız, nâkıs, tekemmülsüz umûrlar üzerinde kurulmaz, durulmaz... Demek; O’na lâyık, dâimî, müstakırr, zevâlsiz, müstemir, mükemmel, muhteşem umûrlar üzerinde duruyor.
Demek, bir diyar-ı âher var; elbette o makarra gidilecektir...
