﴿ وَالَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَوْلِيَٓاؤُ۬هُمُ الطَّاغُوتُ يُخْرِجُونَهُمْ مِنَ النُّورِ اِلَى الظُّلُمَاتِ ﴾
hükmüne mazhar eder.
Eğer hidayet-i İlâhiye yetişse, îmân kalbine girse, nefsin fir'avuniyeti kırılsa, Kitabullâh’ı dinlese; o vâkıada, ikinci hâlime benzeyecek. O vakit, birden kâinât bir gündüz rengini alır; nur-u İlâhî ile dolar. Âlem ﴾ اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ ﴿ âyetini okur. O vakit zaman-ı mâzi, bir mezar-ı ekber değil, belki herbir asrı bir nebînin veya evliyânın taht-ı riyâsetinde, vazife-i ubûdiyeti îfâ eden ervâh-ı sâfiye cemâatlerinin vazife-i hayatlarını bitirmekle, اَللّٰهُ اَكْبَرُ diyerek makàmât-ı àliyeye uçmalarını ve müstakbel tarafına geçmelerini kalb gözü ile görür.
Sol tarafına bakar ki; dağlar-misâl bazı inkılâbât-ı berzahiye ve uhreviye arkalarında Cennet’in bağlarındaki saâdet saraylarında kurulmuş bir ziyâfet-i Rahmâniye’yi o nur-u îmân ile uzaktan uzağa farkeder. Ve fırtına ve zelzele, tâun gibi hâdiseleri, birer musahhar memur bilir. Bahar fırtınası ve yağmur gibi hâdisâtı; sûreten haşîn, ma'nen çok latîf hikmetlere medâr görüyor. Hattâ mevti, hayat-ı ebediyenin mukaddimesi ve kabri, saâdet-i ebediyenin kapısı görüyor. Daha sâir cihetleri sen kıyâs eyle. Hakikati, temsîle tatbik et.
Üçüncü Nokta
ÜÇÜNCÜ NOKTA: Îmân hem nurdur, hem kuvvettir. Evet, hakîki îmânı elde eden adam, kâinâta meydân okuyabilir. Ve îmânın kuvvetine göre hâdisâtın tazyîkatından kurtulabilir. “Tevekkeltü Alallâh” der, sefîne-i hayatta kemâl-i emniyetle hâdisâtın dağlarvâri dalgaları içinde seyran eder. Bütün ağırlıklarını Kadîr-i Mutlak’ın yed-i kudretine emânet eder, rahatla dünyadan geçer, berzahta istirahat eder. Sonra saâdet-i ebediyeye girmek için Cennet’e uçabilir. Yoksa, tevekkül etmezse; dünyanın ağırlıkları, uçmasına değil, belki esfel-i sâfilîne çeker. Demek; îmân tevhidi, tevhid teslîmi, teslîm tevekkülü, tevekkül saâdet-i dâreyni iktiza eder.
Fakat yanlış anlama. Tevekkül, esbâbı bütün bütün reddetmek değildir. Belki, esbâbı dest-i kudretin perdesi bilip riâyet ederek; esbâba teşebbüs ise, bir nev'i duâ-yı fiilî telâkki ederek; müsebbebâtı, yalnız Cenâb-ı Hak’tan istemek ve neticeleri O’ndan bilmek ve O’na minnetdâr olmaktan ibarettir.
Tevekkül eden ve etmeyenin misâlleri, şu hikâyeye benzer:
Vaktiyle iki adam; hem bellerine, hem başlarına ağır yükler yüklenip, büyük bir sefîneye birer bilet alıp girdiler. Birisi; girer girmez yükünü
