Temsîlde hatâ olmasın, görüyoruz ki: Nasıl ki bir pâdişahın dâire-i hükûmeti itibariyle ayrı ayrı pek çok ünvânları, isimleri bulunur. Meselâ; dâire-i adliye onu “Hâkim-i Âdil” nâmıyla yâd eder. Dâire-i askeriye onu “Kumandan-ı A'zam” nâmıyla bilir. Dâire-i meşîhat onu “Halife” ismiyle zikreder. Dâire-i mülkiye onu “Sultan” nâmıyla tanır. Mutî' ahâli ona “Merhametkâr Pâdişah” derler. Âsî insanlar ona “Kahhâr Hâkim” derler. Daha bunlara kıyâs et. İşte bazı vakit oluyor ki, bütün ahâli O’nun elinde olan o Pâdişah-ı Àlî; âciz, zelîl bir âsîyi bir emir ile i'dâm etmiyor. Belki Hâkim-i Âdil ismiyle onu mahkemeye gönderir. Hem muktedir, hem sâdık bir memurunu taltife liyâkatini biliyor. Fakat hususî ilmiyle, hususî telefonuyla onu taltif etmiyor. Belki haşmet-i saltanat ve tedbir-i hükûmet ünvânıyla mükâfâta istihkakını teşhîr etmek için bir meydân-ı müsâbaka açar. Vezirine emreder, ahâliyi temâşâya dâvet eder. Bir istikbâl-i siyâsî yaptırır. Muhteşem bir imtihan-ı ulvî neticesinde bir mecma'-ı àlîde onu taltif eder. Liyâkatini ilân eder. Daha başka cihetleri bunlara kıyâs et...
İşte ﴾ وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى ﴿ Ezel, Ebed Sultanı’nın pek çok Esmâ-i Hüsnâ’sı vardır. Tecelliyât-ı Celâliye ve Tezâhürat-ı Cemâliye ile pek çok şuûnâtı ve ünvânları vardır. Nur ve zulmet, yaz ve kış, Cennet ve Cehennemin vücûdunu iktiza eden isim ve ünvân ve şe'ni ise; kanun-u tenâsül, kanun-u müsâbaka, kanun-u teâvün gibi pek çok umumî kanunlar misillû, kanun-u mübârezenin dahi bir derece ta'mîmini isterler. Kalb etrafındaki ilhâmât ve vesveselerin mübârezelerinden tut, tâ semâ âfâkında melâike ve şeytanların mübârezesine kadar o kanunun şümûlünü iktiza eder.
Beşinci Basamak
Beşinci Basamak: Mâdem arzdan semâya gidip gelmek var; semâdan arza inip çıkmak oluyor. Ehemmiyetli levâzımat-ı arziye, oradan gönderiliyor. Ve mâdem ervâh-ı tayyibeler semâya gidiyorlar. Elbette ervâh-ı habîse dahi, ahyârı takliden semâvât memleketine gitmeğe teşebbüs edecekler. Çünkü; vücûdca letâfet ve hìffetleri var. Hem, şübhesiz tard ve red edilecekler. Çünkü; mâhiyetçe şerâret ve nühusetleri vardır. Hem, bilâ-şek velâ-şübhe, şu muâmele-i mühimmenin, şu mübâreze-i maneviyenin, âlem-i şehâdette bir alâmeti, bir işâreti bulunacaktır. Çünkü; Saltanat-ı Rubûbiyet’in hikmeti iktiza eder ki, zîşuûr için, bâhusus en mühim vazifesi müşâhede ve şehâdet ve dellâllık ve nezâret olan insan için, tasarrufât-ı gaybiyenin mühimlerine bir işâret koysun, birer alâmet bıraksın. Nasıl ki, nihâyetsiz bahar mu'cizâtına yağmuru işâret koymuş ve havârık-ı san'atına esbâb-ı zâhiriyeyi alâmet etmiş; tâ âlem-i şehâdet ehlini işhâd etsin. Belki, o acîb temâşâya, umum ehl-i semâvât ve sekene-i arzın enzâr-ı dikkatlerini celbetsin. Yani o koca semâvâtı, etrafında nöbetdarlar dizilmiş, burçları
