İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 340 / 765
340

İşte dünya nazarıyla, dar fikrimizle âhirete müteveccih hakàik-ı sevâbiyeyi o bedevî adam kadar da düşünemiyoruz. Hazret-i Mûsa (A.S.) ve Hârun’un (A.S.) mechûlümüz olan hakîki sevâbları ile muvâzene değil –çünkü; teşbih kaidesi, mechûlü ma'lûma kıyâs eder– belki muvâzene edilen; ma'lûmumuz olan ve tahminimize giren sevâblarıyla, bir abd-i mü'minin bir virdine mukâbil mechûlümüz olan hakîki sevâbıdır.

Hem de, deniz yüzü ile katrenin gözbebeği Güneş’in tamam aksini tutmakta müsâvîdirler. Fark, keyfiyettedir. Hazret-i Mûsa (A.S.) ve Hârun’un (A.S.) deniz-misâl âyine-i rûhlarına in'ikâs eden mâhiyet-i sevâb, bir katre hükmünde bir abd-i mü'minin bir âyetten aldığı aynı mâhiyet-i sevâbdır. Mâhiyetçe, kemiyetçe birdirler. Keyfiyet ise, kàbiliyete tâbidir. Hem bazen olur ki, bir tek kelime, bir tek tesbih, öyle bir saâdet hazinesini açar ki; altmış sene hizmetle o açılmamış. Demek bazı hâlât oluyor ki, bir tek âyet Kur'ân kadar fâide verebilir. Hem İsm-i A'zam’a mazhar olan Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bir âyette mazhar olduğu feyz-i İlâhî, belki bir peygamberin umum feyzi kadar olabilir. Veraset-i Ahmediye ile İsm-i A'zam zılline mazhar bir mü'min, kendi kàbiliyeti itibariyle kemiyetçe bir Nebî’nin feyzi kadar sevâb alıyor denilse, hilâf-ı hakikat olamaz.

Hem de, sevâb ve fazilet, nur âlemindendir. O âlemden bir âlem, bir zerreye sığışabilir. Nasıl ki bir zerrecik bir şişede, semâvât nücûmuyla beraber görünebilir; öyle de, niyet-i hàlise ile şeffâfiyet peydâ eden bir zikirde veya bir âyette, semâvât gibi nurânî sevâb ve fazilet yerleşebilir.

Netice-i kelâm: Ey insafsız ve dikkatsiz ve îmânı zaîf, felsefesi kavî, hodbîn, münekkid adam! Şu “On Asıl” ı nazara al. Sonra sen, hilâf-ı hakikat ve kat'î muhâlif-i vâki gördüğün bir rivâyeti bahâne ederek ehâdîs-i şerîfeye ve dolayısıyla Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın mertebe-i ismetine halel verecek i'tirâz parmağını uzatma!.. Zîra, evvelâ o “On Asıl”ın on dâiresi, seni inkârdan vazgeçirir. “Hakîki bir kusur varsa bize aittir.” derler, Hadîse râci' olamaz. “Eğer hakîki değilse senin sû-i fehmine aittir.” derler.

Elhâsıl: İnkâr ve redde gitmek için, şu “On Asıl”ı tekzîb ve ibtal etmek lâzımgelir. Şimdi insafın varsa, bu “On Usûl”ü kemâl-i dikkatle düşündükten sonra, o aklın hilâf-ı hakikat gördüğü bir hadîsin inkârına kalkışma! “Ya bir tefsiri, ya bir te'vili, ya bir tâbiri vardır.” de, ilişme.

On Birinci Asıl

Onbirinci Asıl: Nasıl, Kur'ân-ı Hakîm’in müteşâbihâtı var; te'vile muhtaçtır veyâhut mutlak teslîm istiyor. Ehâdîsin de Kur'ân’ın müteşâbihâtı gibi müşkülâtı vardır. Bazen çok dikkatli bir tefsire ve tâbire muhtaçtır. Geçmiş misâllerle iktifâ edebilirsiniz.

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.