İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 339 / 765
339

nev'i ehâdîsteki külliyet ise, imkân itibariyledir. Meselâ: “Gıybet, katl gibidir.” Demek gıybette öyle bir ferd bulunur ki, katl gibi bir zehr-i kàtilden daha muzırdır. Meselâ: “Bir güzel söz, bir abdi âzad etmek gibi bir sadaka-i azîmenin yerine geçer.” Şimdi terğîb ve teşvik için o mübhem ferd-i mükemmel, mutlak bir sûrette her yerde bulunmasının imkânını vâki bir sûrette göstermekle hayra şevki ve şerden nefreti tahrîk etmektir. Hem de şu âlemin mikyâsıyla, âlem-i ebedînin şeyleri tartılmaz. Buranın en büyüğü, oranın en küçüğüne muvâzi gelemez. Sevâb-ı a'mâl o âleme baktığı için dünyevî nazarımız ona dar geliyor, aklımıza sığıştıramıyoruz. Meselâ: مَنْ قَرَاَ هٰذَا اُعْطِىَ لَهُ مِثْلُ ثَوَابِ مُوسٰى وَهَارُونَ Yani:

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ السَّمٰوَاتِ وَرَبِّ الْاَرَضِينَ ❀ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَلَهُ الْكِبْرِيَاءُ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ ❀ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ السَّمٰوَاتِ وَرَبِّ الْاَرَضِينَ ❀ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَلَهُ الْعَظَمَةُ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ ❀ وَلَهُ الْمُلْكُ رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ

İnsafsız ve dikkatsizlerin en ziyâde nazar-ı dikkatini celbeden şu gibi rivâyetlerdir. Hakikati şudur ki: Dünyada dar nazarımızla, kısacık fikrimizle Mûsa ve Hârun Aleyhimesselâm’ın sevâblarını ne derece tasavvur ediyoruz, biliyoruz. Âlem-i ebediyette Rahîm-i Mutlak, saâdet-i ebediyede nihâyetsiz ihtiyaç içinde bir abdine, bir tek virde mukâbil vereceği hakikat-i sevâb, o iki Zât’ın sevâblarına –fakat dâire-i ilmimize ve tahminimize giren sevâblarına– müsâvî olabilir. Meselâ: Bedevî, vahşî bir adam hiç pâdişahı görmemiş. Saltanat haşmetini bilmiyor. Bir köyde bir ağayı nasıl tasavvur eder, o mahdûd fikriyle bir pâdişahı ondan büyükçe bir ağa kadar bilir. Hattâ bizde sâde-dil bir tâife var ki, eskiden diyorlardı ki: “Pâdişah, kendi ocağı yanında ve tenceresinin başında pişirdiği bulgur çorbası yanında ne yapıyor, bizim ağamız onu biliyor.” Demek onlar, pâdişahı o kadar dar bir vaziyette ve âdi bir sûrette tahayyül ediyorlar ki, kendi bulgur çorbasını kendi pişiriyor, âdeta bir yüzbaşı haşmetinde farzediyorlar. Şimdi biri o adamlardan birisine dese: “Sen bugün benim için bu işi yapsan, senin bildiğin pâdişah haşmeti kadar sana bir haşmetlik vereceğim, yani bir yüzbaşı kadar bir rütbe vereceğim.” O söz hakikattir. Çünkü; haşmet-i pâdişahîden onun dar dâire-i fikrine giren ancak bir yüzbaşılık kadar bir şevkettir.

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.