İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 305 / 765
305

İşte öyle antika bir san'at, antikacıların çarşısına gidilse; hàrika-pîşe ve pek eski hünerver san'atkârına nisbet ederek, o san'atkârı yâdetmekle ve o san'atla teşhîr edilse, bir milyon fiatla satılır. Eğer, kaba demirciler çarşısına gidilse, beş kuruşluk bir demir bahâsına alınabilir.

İşte insan, Cenâb-ı Hakk’ın böyle antika bir san'atıdır. Ve en nâzik ve nâzenîn bir mu'cize-i kudretidir ki: İnsanı, bütün esmâsının cilvesine mazhar ve nakışlarına medâr ve kâinâta bir misâl-i musağğar sûretinde yaratmıştır.

Eğer nur-u îmân içine girse; üstündeki bütün mânidâr nakışlar o ışıkla okunur. O mü'min, şuûr ile okur. Ve, o intisabla okutur. Yani: “Sâni'-i Zülcelâl’in masnû'uyum, mahlûkuyum, rahmet ve keremine mazharım.” gibi mânâlarla insandaki san'at-ı Rabbâniye tezâhür eder. Demek Sâni'ine intisaptan ibaret olan îmân, insandaki bütün âsâr-ı san'atı izhâr eder. İnsanın kıymeti, o san'at-ı Rabbâniye’ye göre olur. Ve âyine-i Samedâniye itibariyledir. O hâlde şu ehemmiyetsiz olan insan, şu itibarla bütün mahlûkat üstünde bir muhâtab-ı İlâhî ve Cennet’e lâyık bir misâfir-i Rabbânî olur.

Eğer kat'-ı intisaptan ibaret olan küfür, insanın içine girse; o vakit bütün o mânidâr nukùş-u Esmâ-i İlâhiye karanlığa düşer, okunmaz. Zîra Sâni' unutulsa, Sâni'a müteveccih manevî cihetler de anlaşılmaz. Âdeta baş aşağı düşer. O mânidâr àlî san'atların ve manevî àlî nakışların çoğu gizlenir. Bâkî kalan ve göz ile görülen bir kısmı ise, süflî esbâba ve tabiata ve tesâdüfe verilip, nihâyet sukùt eder. Herbiri birer parlak elmas iken, birer sönük şişe olurlar. Ehemmiyeti yalnız madde-i hayvaniyeye bakar. Maddenin gayesi ve meyvesi ise, dediğimiz gibi; kısacık bir ömürde hayvanatın en âcizi ve en muhtacı ve en kederlisi olduğu bir hâlde, yalnız cüz'î bir hayat geçirmektir. Sonra tefessüh eder gider. İşte küfür böyle mâhiyet-i insaniyeyi yıkar; elmastan kömüre kalbeder.

İkinci Nokta

İKİNCİ NOKTA: Îmân, nasıl ki bir nurdur, insanı ışıklandırıyor; üstünde yazılan bütün Mektûbat-ı Samedâniye’yi okutturuyor. Öyle de, kâinâtı dahi ışıklandırıyor. Zaman-ı mâzi ve müstakbeli, zulümâttan kurtarıyor. Şu sırrı, bir vâkıada ﴾ اَللّٰهُ وَلِىُّ الَّذ۪ينَ آمَنُوا يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ ﴿ âyet-i kerîmesinin bir sırrına dair gördüğüm bir temsîl ile beyân ederiz, şöyle ki:

Bir vâkıa-i hayâliyede gördüm ki: İki yüksek dağ var, birbirine mukâbil... Üstünde dehşetli bir köprü kurulmuş. Köprünün altında pek derin bir dere... Ben o köprünün üstünde bulunuyorum. Dünyayı da; her tarafı karanlık, kesif bir zulümât istilâ etmişti.

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.