İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 485 / 765
485

Sual

Suâl: Kusurlu, noksaniyetli, mütegayyir, kararsız, elemli cismâniyetin ebediyetle ve Cennet’le ne alâkası var? Mâdem, rûhun àlî lezâizi vardır; ona kâfîdir. Lezâiz-i cismâniye için, bir haşr-i cismânî neden icâb ediyor?

Elcevab: Çünkü, nasıl toprak; suya, havaya, ziyâya nisbeten kesâfetli, karanlıklıdır; fakat, masnûât-ı İlâhiye’nin bütün envâ'ına menşe' ve medâr olduğundan bütün anâsır-ı sâirenin ma'nen fevkıne çıktığı gibi.. hem kesâfetli olan nefs-i insaniye; sırr-ı câmiiyet itibariyle, tezekki etmek şartıyla bütün letâif-i insaniyenin fevkıne çıktığı gibi; öyle de, cismâniyet; en câmi', en muhît, en zengin bir âyine-i tecelliyât-ı Esmâ-i İlâhiye’dir. Bütün hazâin-i rahmetin müddeharâtını tartacak ve mîzana çekecek âletler, cismâniyettedir. Meselâ; dildeki kuvve-i zâika, rızık zevkinde envâ'-ı mat'ûmât adedince mîzanlara menşe' olmasaydı herbirini ayrı ayrı hissedip tanımazdı, tadıp tartamazdı. Hem, ekser Esmâ-i İlâhiye’nin tecelliyâtını hissedip bilmek, zevkedip tanımak cihâzâtı, yine cismâniyettedir. Hem, gayet mütenevvi' ve nihâyet derecede ayrı ayrı lezzetleri hissedecek isti'datlar, yine cismâniyettedir.

Mâdem şu kâinâtın Sâni'i, şu kâinâtla bütün hazâin-i rahmetini tanıttırmak ve bütün tecelliyât-ı esmâsını bildirmek ve bütün envâ'-ı ihsânatını tattırmak istediğini; kâinâtın gidişatından ve insanın câmiiyetinden, Onbirinci Söz’de isbât edildiği gibi kat'î anlaşılıyor. Elbette şu seyl-i kâinâtın bir havz-ı ekberi ve bu kâinât tezgâhının işlediği mahsulâtın bir meşher-i a'zamı ve şu mezraa-i dünyanın bir mahzen-i ebedîsi olan dâr-ı saâdet, şu kâinâta bir derece benzeyecektir. Hem cismânî, hem rûhâni bütün esâsâtını muhâfaza edecektir. Ve o Sâni'-i Hakîm ve o Âdil-i Rahîm, elbette cismânî âletlerin vezâifine ücret olarak ve hidemâtına mükâfât olarak ve ibâdât-ı mahsûsalarına sevâb olarak onlara lâyık lezâizi verecektir. Yoksa hikmet ve adâlet ve rahmetine zıt bir hâlet olur ki, hiçbir cihetle O’nun cemâl-i rahmetine ve kemâl-i adâletine uygun değildir, kàbil-i tevfik olamaz.

Sual

Suâl: Cisim, eğer hayatî olsa; eczâ-yı bedenî, dâim terkîb ve tahlildedir, inkırâza mahkûmdur, ebediyete mazhar olamaz. Ekl ve şürb, bekà-yı şahsî ve muâmele-i zevciye ise, bekà-yı nev'î içindir ki, şu âlemde birer esâs olmuşlar. Âlem-i ebediyette ve âlem-i uhrevîde şunlara ihtiyaç yoktur. Neden Cennet’in en büyük lezâizi sırasına geçmişler?

Elcevab: Evvelâ, şu âlemde cism-i zîhayatın inkırâza ve mevte mahkûmiyeti ise, vâridât ve masârifin muvâzenesizliğindendir. Çocukluktan sinn-i kemâle kadar vâridât çoktur; ondan sonra masârif ziyâdeleşir, muvâzene kaybolur, o da ölür. Âlem-i ebediyette ise; zerrât-ı cisim sâbit

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.