sırlarınca, herşey, herşeyinde ve her şe'ninde tek bir Hàlık-ı Zülcelâl’e muhtaçtır. Evet kâinâttaki mevcûdâta bakıyoruz ve görüyoruz ki; za'f-ı mutlak içinde bir kuvvet-i mutlaka tezâhüratı var. Ve acz-i mutlak içinde bir kudret-i mutlakanın âsârı görünüyor. Meselâ, nebâtâtın tohumlarında ve köklerindeki ukde-i hayatiyelerinin intibâhları zamanında gösterdikleri hàrika vaziyetleri gibi...
Hem fakr-ı mutlak ve kuruluk içinde bir gınâ-yı mutlakın tezâhüratı var. Kıştaki toprağın ve ağaçların vaziyet-i fakirâneleri ve baharda şa'şaalı servet ve gınâları gibi...
Hem cümûd-u mutlak içinde bir hayat-ı mutlakanın tereşşuhâtı görünüyor. Anâsır-ı câmidenin zîhayat maddelere inkılâbı gibi...
Hem bir cehl-i mutlak içinde muhît bir şuûrun tezâhüratı görünüyor. Zerrelerden yıldızlara kadar herşeyin harekâtında nizâmât-ı âleme ve mesâlih-i hayata ve metâlib-i hikmete muvâfık bir tarzda hareket etmeleri ve şuûrkârâne vaziyetleri gibi...
İşte bu acz içindeki kudret; ve za'f içindeki kuvvet; ve fakr içindeki servet ve gınâ; ve cümûd ve cehil içindeki hayat ve şuûr; bilbedâhe ve bizzarûre bir Kadîr-i Mutlak ve Kaviyy-i Mutlak ve Ganiyy-i Mutlak ve Alîm-i Mutlak ve Hayy-ı Kayyûm bir Zât’ın vücûb-u vücûduna ve vahdetine karşı her taraftan pencereler açar. Hey'et-i mecmuası ile büyük bir mikyâsta bir cadde-i nurâniyeyi gösterir.
İşte ey tabiat bataklığına düşen gâfil! Eğer tabiatı bırakıp kudret-i İlâhiye’yi tanımazsan, herbir şeye, hattâ herbir zerreye; hadsiz bir kuvvet ve kudret ve nihâyetsiz bir hikmet ve mehâret, belki ekser eşyayı görecek, bilecek, idare edecek bir iktidar herşeyde bulunduğunu kabûl etmek lâzım gelir.
Onbeşinci Pencere
Onbeşinci Pencere
﴾ اَلَّذ۪ٓي اَحْسَنَ كُلَّ شىْءٍ خَلَقَهُ ﴿ sırrınca, herşeye, o şeyin kàbiliyet-i mâhiyetine göre kemâl-i mîzan ve intizam ile biçilip hüsn-ü san'at ile tertib edilip; en kısa yolda, en güzel bir sûrette, en hafif bir tarzda, istimâlce en kolay bir şekilde, meselâ; kuşların elbiselerine ve her vakit tüylerini kolayca oynatmalarına ve istimâl etmelerine bak. Hem isrâfsız hikmetli bir tarzda vücûd vermek, sûret giydirmek; eşya adedince diller ile bir Sâni'-i Hakîm’in vücûb-u vücûduna şehâdet ve bir Kadîr-i Alîm-i Mutlak’a işâret ederler.
