Öyle de: Sultan-ı Ezel ve Ebed olan Hàlık-ı Kâinât, çendan vesâit ve esbâbı, icraatına perde yapmış, haşmet-i Rubûbiyet’ini göstermiş; fakat ibâdının kalbinde hususî bir telefon bırakmış ki; esbâbı arkada bırakıp doğrudan doğruya O’na teveccüh etmek için, ubûdiyet-i hàssa ile mükellef edip: “İyyâke na'büdü ve iyyâke nestaîn” deyiniz diye, kâinâttan, yüzlerini kendine çevirir. İşte, ﴾ اَحْسَنُ الْخَالِق۪ينَ ﴾ ﴿ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَ ﴿ اَللّٰهُ أَكْبَرُ meânîsi, şu mânâya da bakıyor.
Vekilin ikinci şık suâline “Beş Remiz” ile cevaptır:
#### Birinci Remiz
BİRİNCİ REMİZ: Suâlde diyor ki: “Bir şeyin zıddı olmazsa, o şeyin nasıl kemâli olabilir?”
ELCEVAB: Şu suâl sâhibi, hakîki kemâli bilmiyor. Yalnız nisbî bir kemâl zannediyor. Hâlbuki, gayra bakan ve gayra nisbeten hâsıl olan meziyetler, faziletler, tefevvuklar; hakîki değiller, nisbîdirler, zaîftirler. Eğer gayr, nazardan sâkıt olsalar, onlar da sukùt ederler. Meselâ; sıcaklığın nisbî lezzeti ve fazileti, soğuğun te'siri iledir. Yemeğin nisbî lezzeti, açlık eleminin te'siri iledir. Onlar gitse, bunlar da azalır. Hâlbuki; hakîki lezzet ve muhabbet ve kemâl ve fazilet odur ki; gayrın tasavvuruna bina edilmesin, zâtında bulunsun ve bizzat bir hakikat-i mukarrere olsun. “Lezzet-i vücûd ve lezzet-i hayat ve lezzet-i muhabbet ve lezzet-i mârifet ve lezzet-i îmân ve lezzet-i bekà ve lezzet-i rahmet ve lezzet-i şefkat ve hüsn-ü nur ve hüsn-ü basar ve hüsn-ü kelâm ve hüsn-ü kerem ve hüsn-ü sîret ve hüsn-ü sûret ve kemâl-i zât ve kemâl-i sıfât ve kemâl-i ef'âl” gibi bizzat meziyetler; gayr olsun olmasın, şu meziyetler tebeddül etmez.
İşte Sâni'-i Zülcelâl ve Fâtır-ı Zülcemâl ve Hàlık-ı Zülkemâl’in bütün kemâlâtı, hakîkiyedir, zâtiyedir; gayr ve mâsivâ, O’na te'sir etmez; yalnız mezâhir olabilirler.
#### İkinci Remiz
İKİNCİ REMİZ: Seyyid Şerîf-i Cürcânî “Şerhü'l-Mevâkıf” da demiş ki: “Sebeb-i muhabbet, ya lezzet veya menfaat, ya müşâkelet (yani meyl-i cinsiyet), ya kemâldir. Çünkü; kemâl, mahbûb-u lizâtihîdir.” Yani, ne şeyi seversen; ya lezzet için seversin, ya menfaat için, ya evlâda meyil gibi bir müşâkele-i cinsiye için, ya kemâl olduğu için seversin. Eğer kemâl ise; başka bir sebeb, bir garaz lâzım değil; o, bizzat sevilir. Meselâ; eski zamanda, sâhib-i kemâlât insanları herkes sever, onlara karşı hiçbir alâka olmadığı hâlde istihsânkârâne muhabbet edilir.
İşte Cenâb-ı Hakk’ın bütün kemâlâtı ve Esmâ-i Hüsnâ’sının bütün merâtibleri ve bütün faziletleri, hakîki kemâlât olduklarından bizzat sevilirler. “Mahbûbetün lizâtihâ” dırlar. Mahbûb-u Bilhak ve Habîb-i Hakîki olan
