tezyîn edilmiş bir kale hükmünde, bir şehir sûretinde gösterip haşmet-i Rubûbiyet’ini tefekkür ettirsin. Mâdem şu mübâreze-i ulviyenin ilânı, hikmeten lâzımdır; elbette ona bir işâret vardır. Hâlbuki hâdisât-ı cevviye ve semâviye içinde şu ilâna münâsib hiçbir hâdise görünmüyor. Bundan daha ensebi yoktur. Zîra yüksek kalelerin muhkem burçlarından atılan mancınıklar ve işâret fişeklerine benzeyen şu hâdise-i necmiye, bu recm-i şeytana ne kadar enseb düştüğü bedâheten anlaşılır. Hâlbuki şu hâdisenin, bu hikmetten ve şu gayeden başka ona münâsib bir hikmeti bilinmiyor. Sâir hâdisât öyle değil. Hem şu hikmet, zaman-ı Âdem’den beri meşhûrdur ve ehl-i hakikat için meşhûddur.
Altıncı Basamak
Altıncı Basamak: Beşer ve cin, nihâyetsiz şerre ve cühûda müstaîd olduklarından, nihâyetsiz bir temerrüd ve bir tuğyan yaparlar. İşte bunun için Kur'ân-ı Hakîm, öyle i'câzkâr bir belâğatla ve öyle àlî ve bâhir üslûblarla ve öyle gâlî ve zâhir temsîller ve mesellerle ins ve cinni isyandan ve tuğyandan zecreder ki, kâinâtı titretir.
Meselâ: “Ey ins ve cin! Emirlerime itâat etmezseniz, haydi hudud-u mülkümden elinizden gelirse çıkınız!” meseline işâret eden
﴿ يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ اِنِ اسْتَطَعْتُمْ اَنْ تَنْفُذُوا مِنْ اَقْطَارِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ فَانْفُذُوا لَا تَنْفُذُونَ اِلَّا بِسُلْطَانٍ ❀ فَبِاَىِّ آلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ❀ يُرْسَلُ عَلَيْكُمَا شُوَاظٌ مِنْ نَارٍ وَنُحَاسٌ فَلَا تَنْتَصِرَانِ ﴾
âyetindeki azametli inzara ve dehşetli tehdide, şiddetli zecre dikkat et. Nasıl ins ve cinnin gayet mağrûrâne temerrüdlerini, gayet mu'cizâne bir belâğatla kırar, aczlerini ilân eder. Saltanat-ı Rubûbiyet’in genişliği ve azameti nisbetinde ne kadar âciz ve bîçâre olduklarını gösterir. Güyâ şu âyetle, hem ﴾ وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاط۪ينِ ﴿ âyetiyle böyle diyor ki:
“Ey hakareti içinde mağrûr ve mütemerrid.. ey za'f ve fakrı içinde serkeş ve muannid olan cin ve ins! Nasıl cesâret edersiniz ki; isyanınızla öyle bir Sultan-ı Zîşan’ın evâmirine karşı geliyorsunuz ki; yıldızlar, aylar, güneşler, emirber neferleri gibi emirlerine itâat ederler. Hem tuğyanınızla öyle bir Hâkim-i Zülcelâl’e karşı mübâreze ediyorsunuz ki, öyle azametli mutî' askerleri var; farazâ şeytanlarınız dayanabilseler, onları dağ gibi güllelerle recmedebilirler. Hem küfranınızla öyle bir Mâlik-i Zülcelâl’in memleketinde isyan
