İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 338 / 765
338

okunan âyetler ve makbûl vakitlere tesâdüf edenler gibi) ve bazen otuzbin, meselâ; haşhaş tohumunun kesreti misillû (Leyle-i Kadîr’de okunan âyetler gibi) ve “O gece bin aya mukâbil” işâretiyle bir harfinin o gecede otuzbin sevâbı olur anlaşılır.

İşte Kur'ân-ı Hakîm, tezâuf-u sevâbıyla beraber elbette muvâzeneye gelmez ve gelemiyor. Belki asıl sevâb ile bazı sûrelerle muvâzeneye gelebilir. Meselâ: İçinde mısır ekilmiş bir tarla farzedelim ki, bin tane ekilmiş. Bazı habbeleri yedi sünbül vermiş farzetsek, herbir sünbülde yüzer tane olmuş ise, o vakit tek bir habbe bütün tarlanın iki sülüsüne mukâbil oluyor. Meselâ: Birisi de on sünbül vermiş, herbirinde ikiyüz tane vermiş, o vakit bir tek habbe asıl tarladaki habbelerin iki misli kadardır. Ve hâkezâ kıyâs et.

Şimdi Kur'ân-ı Hakîm’i, nurânî, mukaddes bir mezraa-i semâviye tasavvur ediyoruz. İşte herbir harfi, asıl sevâbıyla birer habbe hükmündedir. Onların sünbülleri nazara alınmayacak. Sûre-i Yâsîn, İhlâs, Fâtiha, Kul yâ Eyyühe'l-kâfirûn, İzâ zülzileti'l-ardu gibi sâir faziletlerine dair rivâyet edilen sûre ve âyetlerle muvâzene edilebilir. Meselâ: Kur'ân-ı Hakîm’in üçyüz bin altıyüz yirmi harfi olduğundan Sûre-i İhlâs, Besmele ile beraber altmışdokuzdur. Üç defa altmışdokuz, ikiyüzyedi harftir. Demek Sûre-i İhlâs’ın herbir harfinin haseneleri binbeşyüze yakındır. İşte Sûre-i Yâsîn’in hurûfâtı hesab edilse, Kur'ân-ı Hakîm’in mecmû-u hurûfâtına nisbet edilse ve on defa muzâaf olması nazara alınsa şöyle bir netice çıkar ki: Yâsîn-i Şerîf’in herbir harfi takriben beşyüze yakın sevâbı vardır. Yani o kadar hasene sayılabilir. İşte buna kıyâsen başkalarını dahi tatbik etsen ne kadar latîf ve güzel ve doğru ve mücâzefesiz bir hakikat olduğunu anlarsın.

Onuncu Asıl

Onuncu Asıl: Ekser tâife-i mahlûkatta olduğu gibi, ef'âl ve a'mâl-i beşeriyede bazı hàrika ferdler bulunur. O ferdler eğer iyilikte ileri gitmişse o nev'ilerin medâr-ı fahrleridir. Yoksa, medâr-ı şeâmetleridir. Hem gizleniyorlar. Âdeta birer şahs-ı manevî, birer gaye-i hayâl hükmüne geçerler. Sâir ferdlerin herbirisi o olmağa çalışır ve o olmak ihtimali var. Demek o mükemmel hàrika ferd, mutlak, mübhem bulunup her yerde bulunması mümkün... Şu ibham itibariyle mantıkça kaziye-i mümkine sûretinde külliyetine hükmedilebilir. Yani herbir amel, şöyle bir netice verebilmesi mümkündür. Meselâ: “Kim iki rekât namazı filân vakitte kılsa, bir Hac kadardır.” İşte iki rekât namaz bazı vakitte bir Hacca mukâbil geldiği hakikattir. Herbir iki rekât namazda bu mânâ külliyet ile mümkündür. Demek şu nev'ideki rivâyetler, vukû'u bilfiil dâimî ve küllî değil. Zîra kabûlün mâdem şartları vardır; külliyet ve dâimîlikten çıkar. Belki, ya bilfiil muvakkattir, mutlaktır veyâhut mümkinedir, külliyedir. Demek şu

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.