İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 435 / 765
435

Hattâ bir adam ﴾ سَبَّحَ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ ﴿ âyetini okudu, dedi: “Bunun hàrika telâkki edilen belâğatını göremiyorum?” Ona denildi: “Sen dahi bu seyyah gibi o zamana git, orada dinle.” O da kendini Kur'ân’dan evvel orada tahayyül ederken gördü ki; mevcûdât-ı âlem, perîşan, karanlıklı, câmid ve şuûrsuz ve vazifesiz olarak hàlî, hadsiz, hududsuz bir fezâda, kararsız fânî bir dünyada bulunuyorlar. Birden Kur'ân’ın lisânından bu âyeti dinlerken gördü: Bu âyet, kâinât üstünde, dünyanın yüzünde öyle bir perde açtı, ışıklandırdı ki; bu ezelî nutuk ve sermedî fermân, asırlar sıralarında dizilen zîşuûrlara ders verip gösteriyor ki, bu kâinât bir câmi-i kebîr hükmünde başta semâvât ve arz olarak umum mahlûkat, hayatdârâne zikir ve tesbihte ve vazifeler başında cûş u hurûşla mes'ûdâne ve memnunâne bir vaziyette bulunuyor, diye müşâhede etti ve bu âyetin derece-i belâğatını zevkederek sâir âyetleri buna kıyâsla Kur'ân’ın zemzeme-i belâğatı, arzın nısfını ve nev'-i beşerin humsunu istilâ ederek haşmet-i saltanatı kemâl-i ihtiramla ondört asır bilâ-fâsıla idâme ettiğinin binler hikmetlerinden bir hikmetini anladı.

Dördüncü Nokta

Dördüncü Nokta: Kur'ân, öyle hakikatli bir halâvet göstermiş ki; en tatlı bir şeyden dahi usandıran çok tekrar, Kur'ân’ı tilâvet edenler için değil usandırmak, belki kalbi çürümemiş ve zevki bozulmamış adamlara tekrar-ı tilâveti halâvetini ziyâdeleştirdiği eski zamandan beri herkesçe müsellem olup darb-ı mesel hükmüne geçmiş. Hem öyle bir tazelik ve gençlik ve şebâbet ve garâbet göstermiş ki, on dört asır yaşadığı ve herkesin eline kolayca girdiği hâlde, şimdi nâzil olmuş gibi tazeliğini muhâfaza ediyor. Her asır, kendine hitâb ediyor gibi bir gençlikte görmüş. Her tâife-i ilmiye O’ndan her vakit istifade etmek için kesretle ve mebzûliyetle yanlarında bulundurdukları ve üslûb-u ifâdesine ittibâ' ve iktidâ ettikleri hâlde, O, üslûbundaki ve tarz-ı beyânındaki garâbetini aynen muhâfaza ediyor.

Beşinci Nokta

Beşinci Nokta: Kur'ân’ın bir cenâhı mâzide, bir cenâhı müstakbelde, kökü ve bir kanadı eski peygamberlerin ittifaklı hakikatleri olduğu ve bu, onları tasdik ve te'yid ettiği ve onlar dahi tevâfukun lisân-ı hâliyle bunu tasdik ettikleri gibi, öyle de: Evliyâ ve asfiyâ gibi ondan hayat alan semereleri, hayatdâr tekemmülleriyle, şecere-i mübârekelerinin hayatdâr, feyizdâr ve hakikat-medâr olduğuna delâlet eden ve ikinci kanadının himâyesi altında yetişen ve yaşayan velâyetin bütün hak tarîkatları ve İslâmiyet’in bütün hakikatli ilimleri, Kur'ân’ın, ayn-ı hak ve mecma'-ı hakàik ve câmiiyette misilsiz bir hàrika olduğuna şehâdet eder.

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.