Evet, nasıl ki hüşyâr olan adam, yatmış olan adamın rüyasını tâbir eder; öyle de, bazen uykuda olan bir adam, yanında uyanık olan konuşanların sözlerini işitiyor. Fakat kendi âlem-i menâmına tatbik eder bir tarzda mânâ veriyor, tâbir ediyor. Öyle de: Ey gaflet ve felsefe uykusu içinde tenvîm edilen insafsız adam!..
Sırr-ı ﴾ مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغٰى ﴿ ve تَنَامُ عَيْنِي وَلَا يَنَامُ قَلْبِي hükmüne mazhar ve hakîki hüşyâr ve yakzân olan Zât’ın gördüğünü sen kendi rüyanda inkâr değil, tâbir et. Evet uykuda bir adamı bir sinek ısırsa, müdhiş bir harbde yaralar alır gibi bir hakikat-i nevmiye bazen telâkki eder. Ondan sorulsa, “Hakikaten ben yaralandım. Bana top, tüfek atıldı!” diyecek. Yanında oturanlar onun uykusundaki ızdırâbına gülüyorlar. İşte bu nevm-âlûd nazar-ı gaflet ve fikr-i felsefe elbette hakàik-ı Nübüvvet’e mehenk olamazlar.
On İkinci Asıl
Onikinci Asıl: Nazar-ı Nübüvvet ve tevhid ve îmân; vahdete, âhirete, Ulûhiyet’e baktığı için, hakàikı ona göre görür. Ehl-i felsefe ve hikmetin nazarı; kesrete, esbâba, tabiata bakar, ona göre görür. Nokta-i nazar birbirinden çok uzaktır. Ehl-i felsefenin en büyük bir maksadı, ehl-i usûlü'd-din ve ulemâ-i ilm-i kelâmın makàsıdı içinde görünmeyecek bir derecede küçük ve ehemmiyetsizdir.
İşte onun içindir ki, mevcûdâtın tafsîl-i mâhiyetinde ve ince ahvâllerinde ehl-i hikmet çok ileri gitmişler. Fakat hakîki hikmet olan ulûm-u àliye-i İlâhiye ve Uhreviye’de o kadar geridirler ki, en basit bir mü'minden daha geridirler. Bu sırrı fehmetmeyenler, muhakkìkîn-i İslâmiye’yi, hükemâlara nisbeten geri zannediyorlar. Hâlbuki, akılları gözlerine inmiş, kesrette boğulmuş olanların ne haddi var ki, veraset-i Nübüvvet ile makàsıd-ı àliye-i kudsiyeye yetişenlere yetişebilsinler!
Hem bir şey iki nazar ile bakıldığı vakit, iki muhtelif hakikati gösteriyor. İkisi de hakikat olabilir. Fennin hiçbir hakikat-i kat'iyyesi, Kur'ân’ın hakàik-ı kudsiyesine ilişemez. Fennin kısa eli, onun münezzeh ve muallâ dâmenine erişemez. Nümûne olarak bir misâl zikrederiz: Meselâ: Küre-i arz, ehl-i hikmet nazarıyla bakılsa hakikati şudur ki: Güneş etrafında mutavassıt bir seyyâre gibi hadsiz yıldızlar içinde döner. Yıldızlara nisbeten küçük bir mahlûk. Fakat ehl-i Kur'ân nazarıyla bakıldığı vakit –Onbeşinci Söz’de izâh edildiği gibi– hakikati şöyledir ki: Semere-i âlem olan insan; en câmi', en bedî' ve en âciz, en azîz, en zaîf, en latîf bir mu'cize-i kudret olduğundan, beşik ve meskeni olan zemin, semâya nisbeten maddeten küçüklüğüyle ve hakaretiyle beraber ma'nen ve san'aten bütün kâinâtın kalbi, merkezi.. bütün mu'cizât-ı san'atının meşheri, sergisi..
