Şu âyet, mefhûm-u muvâfık ile şöyle fermân ediyor: “Ehl-i dalâletin ölmesiyle, semâvât ve zemin, onların üstünde ağlamıyorlar.” Ve mefhûm-u muhâlif ile delâlet ediyor ki; “Ehl-i îmânın dünyadan gitmesiyle, semâvât ve zemin, onların üstünde ağlıyor...” Yani: Ehl-i dalâlet, mâdem semâvât ve arzın vazifelerini inkâr ediyor, mânâlarını bilmiyor, onların kıymetlerini iskàt ediyor. Sâni'lerini tanımıyor. Onlara karşı bir hakaret, bir adâvet ettiğinden; elbette semâvât ve zemin, onlara ağlamak değil, belki onlara nefrîn eder. Onların gebermesiyle memnun olurlar.
Ve mefhûm-u muhâlif ile der: “Semâvât ve arz, ehl-i îmânın ölmesiyle ağlarlar.” Zîra ehl-i îmân ise –çünkü– semâvât ve arzın vazifelerini bilir. Hakîki hakikatlerini tasdik ediyor. Ve onların ifâde ettikleri mânâları îmân ile anlıyor. “Ne kadar güzel yapılmışlar, ne kadar güzel hizmet ediyorlar.” diyor. Ve onlara lâyık kıymeti veriyor ve ihtiram ediyor. Cenâb-ı Hak hesabına onlara ve onlar âyine oldukları esmâya muhabbet ediyor. İşte bu sır içindir ki; semâvât ve zemin, ağlar gibi ehl-i îmânın zevâline mahzûn oluyorlar.
#### Mühim Bir Sual
MÜHİM BİR SUÂL:
Diyorsunuz ki: “Muhabbet, ihtiyarî değil. Hem ihtiyac-ı fıtrîye binâen, lezîz taamları ve meyveleri severim. Peder ve vâlide ve evlâdlarımı severim. Refîka-i hayatımı severim. Dost ve ahbablarımı severim. Enbiyâ ve evliyâyı severim. Hayatımı, gençliğimi severim. Baharı ve güzel şeyleri ve dünyayı severim. Nasıl bunları sevmeyeceğim? Nasıl bütün bu muhabbetleri Cenâb-ı Hakk’ın zât ve sıfât ve esmâsına verebilirim? Bu ne demektir?”
ELCEVAB: “Dört Nükte” yi dinle.
##### Birinci Nükte
BİRİNCİ NÜKTE: Muhabbet, çendan ihtiyarî değil. Fakat ihtiyar ile muhabbetin yüzü, bir mahbûbdan diğer bir mahbûba dönebilir. Meselâ; bir mahbûbun çirkinliğini göstermekle veyâhut asıl lâyık-ı muhabbet olan diğer bir mahbûba perde veya âyine olduğunu göstermekle, muhabbetin yüzü, mecâzî mahbûbdan hakîki mahbûba çevrilebilir.
##### İkinci Nükte
İKİNCİ NÜKTE: Ta'dâd ettiğin sevdiklerini, sevme demiyoruz. Belki “Onları Cenâb-ı Hakk’ın hesabına ve O’nun muhabbeti nâmına sev.” deriz.
Meselâ: Lezîz taamları, güzel meyveleri, Cenâb-ı Hakk’ın ihsânı ve O Rahmân-ı Rahîm’in in'âmı cihetinde sevmek, “Rahmân” ve “Mün'im” isimlerini sevmektir. Hem manevî bir şükürdür. Şu muhabbet, yalnız nefis hesabına olmadığını ve Rahmân nâmına olduğunu gösteren;
