herbir şey, bir mühr-ü Rabbânî hükmünde bütün eşyayı kendi Hàlık’ına isnâd eder. Kendi kâtibinin mektûbu olduğunu isbât eder.
İşte herbir şey, öyle bir pencere-i tevhiddir ki; bütün eşyayı bir Vâhid-i Ehad’e mal eder. Demek herbir şeyde, hususan zîhayatlarda öyle hàrika bir nakış, öyle mu'cizekâr bir san'at var ki, onu öyle yapan ve öyle mânidâr nakşeden, bütün eşyayı yapabilir ve bütün eşyayı yapan, elbette O olacaktır. Demek bütün eşyayı yapamayan, bir tek şeyi icâd edemez.
İşte ey gâfil! Şu kâinâtın yüzüne bak ki; birbiri içinde hadsiz Mektûbat-ı Samedâniye hükmünde olan sahâif-i mevcûdât ve herbir mektûb üstünde hadsiz sikke-i tevhid mühürleriyle temhir edilmiş bütün bu mühürlerin şehâdetlerini kim tekzîb edebilir? Hangi kuvvet onları susturabilir? Kalb kulağı ile hangisini dinlesen, اَشْهَدُ اَنْ لَااِلٰهَاِلَّااللّٰهُ dediğini işitirsin.
Otuzuncu Pencere
Otuzuncu Pencere
﴿ لَوْ كَانَ ف۪يهِمَٓا آلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا ﴾
﴿ كُلُّ شَىْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ ﴾
Şu pencere, imkân ve hudûsa müesses umum mütekellimînin penceresidir. Ve isbât-ı Vâcibü'l-Vücûd’a karşı caddeleridir. Bunun tafsilâtını, “Şerhü'l-Mevâkıf” ve “Şerhü'l-Makàsıd” gibi muhakkìklerin büyük kitaplarına havâle ederek, yalnız Kur'ân’ın feyzinden ve şu pencereden rûha gelen bir-iki şuâı göstereceğiz. Şöyle ki:
Âmiriyet ve hâkimiyetin muktezâsı; rakìb kabûl etmemektir, iştirâki reddetmektir, müdâhaleyi ref'etmektir... Onun içindir ki; küçük bir köyde iki muhtar bulunsa, köyün rahatını ve nizâmını bozarlar. Bir nahiyede iki müdür, bir vilâyette iki vâli bulunsa, herc ü merc ederler. Bir memlekette iki pâdişah bulunsa, fırtınalı bir karmakarışıklığa sebebiyet verirler.
Mâdem hâkimiyet ve âmiriyetin gölgesinin zaîf bir gölgesi ve cüz'î bir nümûnesi, muâvenete muhtaç âciz insanlarda böyle rakìb ve zıddı ve emsâlinin müdâhalesini kabûl etmezse; acaba saltanat-ı mutlaka sûretindeki hâkimiyet ve Rubûbiyet derecesindeki âmiriyet, bir Kadîr-i Mutlak’ta ne derece o redd-i müdâhale kanunu ne kadar esâslı bir sûrette hükmünü icra ettiğini kıyâs et. Demek Ulûhiyet ve Rubûbiyet’in en kat'î ve dâimî lâzımı; vahdet ve infirad’dır. Buna bir bürhân-ı bâhir ve şâhid-i kàtı', kâinâttaki intizam-ı ekmel ve insicam-ı ecmeldir. Sinek kanadından tut,
