İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 663 / 765
663

tâ semâvât kandillerine kadar öyle bir nizâm var ki, akıl onun karşısında hayretinden ve istihsânından “Sübhânallâh, Mâşâallâh, Bârekallâh” der, secde eder. Eğer zerre mikdar şerîke yer bulunsa idi, müdâhalesi olsa idi, ﴾ لَوْ كَانَ ف۪يهِمَٓا آلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا ﴿ âyet-i kerîmesinin delâletiyle, nizâm bozulacaktı, sûret değişecekti, fesâdın âsârı görünecekti. Hâlbuki

﴿ فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرٰى مِنْ فُطُورٍ ❀ ثُمَّ ارْجِعِ الْبَصَرَ كَرَّتَيْنِ يَنْقَلِبْ اِلَيْكَ الْبَصَرُ خَاسِئًا وَهُوَ حَس۪يرٌ ﴾

delâletiyle ve şu ifâde ile nazar-ı beşer, kusuru aramak için ne kadar çabalasa, hiçbir yerde kusuru bulamayarak yorgun olarak menzili olan göze gelip, onu gönderen münekkid akla diyecek: “Beyhûde yoruldum, kusur yok.” demesiyle gösteriyor ki, nizâm ve intizam, gayet mükemmeldir. Demek intizam-ı kâinât, Vahdâniyet’in kat'î şâhididir.

Gel gelelim “Hudûs” a. Mütekellimîn demişler ki: “Âlem, mütegayyirdir. Her mütegayyir, hâdistir. Herbir hâdisin, bir muhdisi yani mûcidi var. Öyle ise; bu kâinâtın kadîm bir Mûcid’i var.”

Biz de deriz: Evet kâinât hâdistir. Çünkü; görüyoruz; her asırda, belki her senede, belki her mevsimde; bir kâinât, bir âlem gider, biri gelir. Demek bir Kadîr-i Zülcelâl var ki, bu kâinâtı hiçten icâd ederek her senede, belki her mevsimde, belki her günde birisini icâd eder, ehl-i şuûra gösterir. Ve sonra onu alır, başkasını getirir. Birbiri arkasına takıp, zincirleme bir sûrette zamanın şeridine asıyor. Elbette bu âlem gibi birer kâinât-ı müteceddide hükmünde olan her baharda, gözümüzün önünde hiçten gelen ve giden kâinâtları icâd eden bir Zât-ı Kadîr’in mu'cizât-ı kudretidirler. Elbette âlem içinde her vakit âlemleri halkedip değiştiren Zât, mutlaka şu âlemi dahi O halketmiştir. Ve şu âlemi ve rû-yi zemini, o büyük misâfirlere misâfirhâne yapmıştır.

Gelelim “İmkân” bahsine. Mütekellimîn demişler ki: “İmkân, ‘Mü­tesâviyyü't-tarafeyn’dir. Yani: Adem ve vücûd, ikisi de müsâvî olsa; bir tahsîs edici, bir tercih edici, bir mûcid lâzımdır. Çünkü; mümkinât, birbirini icâd edip teselsül edemez. Yâhut o onu, o da onu icâd edip, devir sûretinde dahi olamaz. Öyle ise; bir Vâcibü'l-Vücûd vardır ki, bunları icâd ediyor. Devir ve teselsülü, oniki bürhân, yani ‘arşî’ ve ‘süllemî’ gibi nâmlar ile müsemmâ meşhûr oniki delil-i kat'î ile, devri ibtal etmişler ve teselsülü muhâl göstermişler. Silsile-i esbâbı kesip, Vâcibü'l-Vücûd’un vücûdunu isbât etmişler.”

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.