Onuncu Suret
ONUNCU SÛRET:
Gel, bugün nevrûz-u Sultanî’dir. (Hâşiye) [^5] Bir tebeddülât olacak; acîb işler çıkacak. Şu baharın şu güzel gününde, şu güzel çiçekli olan şu yeşil sahrâya gidip bir seyran ederiz.
[^5]:(Hâşiye) Bu sûretin remzini "Dokuzuncu Hakikat" te göreceksin. Meselâ: Nevrûz günü, bahar mevsimine işârettir. Çiçekli, yeşil sahrâ ise, bahar mevsimindeki rû-yi zemindir. Değişen perdeler, manzaralar ise, fasl-ı baharın ibtidâsından, yazın intihasına kadar, Sâni'-i Kadîr-i Zülcelâl'in, Fâtır-ı Hakîm-i Zülcemâl'in kemâl-i intizam ile değiştirdiği ve kemâl-i rahmet ile tazelendirdiği ve birbiri arkasında gönderdiği mevcûdât-ı bahariye tabakàtına ve masnûât-ı sayfiye tâifelerine ve erzâk-ı hayvaniye ve insaniyeye medâr olan mat'ûmâta işârettir.
İşte bak! Ahâli de bu tarafa geliyorlar. Bak, bir sihir var. O binalar birden harâb oldular. Başka bir şekil aldı. Bak, bir mu'cize var. O harâb olan binalar, birden burada yapıldı. Âdeta bu hàlî bir çöl, bir medenî şehir oldu. Bak, sinema perdeleri gibi her saat başka bir âlem gösterir, başka bir şekil alır.
Buna dikkat et ki; o kadar karışık, sür'atli, kesretli, hakîki perdeler içinde ne kadar mükemmel bir intizam vardır ki, herşey yerli yerine konuluyor. Hayâlî sinema perdeleri dahi bunun kadar muntazam olamaz. Milyonlar mâhir sihirbâzlar dahi bu san'atları yapamazlar. Demek, bize görünmeyen o Pâdişah’ın çok büyük mu'cizeleri vardır.
Ey sersem! Sen diyorsun: “Nasıl bu koca memleket tahrib edilip, başka yere kurulacak?”
İşte görüyorsun ki; her saat, senin aklın kabûl etmediği o tebdil-i diyar gibi çok inkılâblar, tebdiller oluyor. Şu toplanmak, dağılmak ve şu hâllerden anlaşılıyor ki; bu görünen sür'atli ictimâ'lar, dağılmalar, teşkiller, tahribler içinde başka bir maksad var... Bir saatlik ictimâ' için on sene kadar bir masraf yapılıyor. Demek bu vaziyetler maksûd-u bizzat değiller. Bir temsîldir, bir takliddirler. O Zât mu'cize ile yapıyor. Tâ sûretleri alınıp terkîb edilsin ve neticeleri hıfzedilip yazılsın. –Nasıl ki, manevra meydân-ı imtihanının herşeyi kaydediliyordu ve yazılıyordu– Demek, bir mecma'-ı ekberde muâmele, bunlar üzerine devam edip dönecek. Hem, bir meşher-i a'zamda dâimî gösterilecek. Demek, şu geçici, kararsız vaziyetler; sâbit sûretler, bâkî meyveler veriyorlar.
Demek bu ihtifalât; bir saâdet-i uzmâ, bir Mahkeme-i Kübrâ, bilmediğimiz ulvî gayeler içindir...
On Birinci Suret
ONBİRİNCİ SÛRET:
Gel, ey muannid arkadaş! Bir tayyareye –ya şarka veya garba, yani; mâzi ve müstakbele giden bir şimendifere– binelim. Şu mu'cizekâr Zât’ın, sâir yerlerde ne çeşit mu'cizeler gösterdiğini görelim.
