İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 66 / 765
66

ebedî, sermedî olduğundan, müştâkların devam-ı vücûdlarını ister. Çünkü, dâimî bir cemâl ise, zâil bir müştâka râzı olamaz.

Zîra, dönmemek üzere zevâle mahkûm olan bir seyirci, zevâlin tasavvuruyla muhabbeti adâvete döner. Hayreti istihfafa, hürmeti tahkîre meyleder. Çünkü, hodgâm insan, bilmediği şeye düşman olduğu gibi, yetişmediği şeye de zıttır. Hâlbuki, nihâyetsiz bir muhabbet, hadsiz bir şevk ve istihsân ile mukàbeleye lâyık olan bir cemâle karşı, zımnen bir adâvet ve kin ve inkâr ile mukàbele eder. İşte, kâfir, Allah’ın düşmanı olduğunun sırrı bundan anlaşılıyor.

Mâdem, o nihâyetsiz sehàvet, cûd; o misilsiz cemâl, hüsün; o kusursuz kemâlât; ebedî müteşekkirleri, müştâkları, müstahsinleri iktiza ederler... Hâlbuki, şu misâfirhâne-i dünyada görüyoruz; herkes çabuk gidip kayboluyor. O sehàvetin ihsânını ancak az bir parça tadar. İştihâsı açılır. Fakat yemez gider. O cemâl, o kemâlin dahi ancak biraz ışığına, belki bir zaîf gölgesine bir ânda bakıp, doymadan gider.

Demek, bir seyrangâh-ı dâimîye gidiliyor.

Elhâsıl: Nasıl ki şu âlem, bütün mevcûdâtıyla Sâni'-i Zülcelâl’ine kat'î delâlet eder; Sâni'-i Zülcelâl’in de sıfât ve Esmâ-i Kudsiye’si, dâr-ı Âhiret’e delâlet eder ve gösterir ve ister.

Beşinci Hakikat

BEŞİNCİ HAKİKAT:

Bâb-ı Şefkat ve Ubûdiyet-i Muhammediye’dir (A.S.M.) İsm-i Mucîb ve Rahîm’in cilvesidir.

Hiç mümkün müdür ki; en ednâ bir hâceti, en ednâ bir mahlûkundan görüp kemâl-i şefkatle ummadığı yerden is'âf eden ve en gizli bir sesi, en gizli bir mahlûkundan işitip imdâd eden; lisân-ı hâl ve kal ile istenilen herşeye icâbet eden nihâyetsiz bir şefkat ve bir merhamet sâhibi bir Rab; en büyük bir abdinden, (Hâşiye) [^12] en sevgili bir mahlûkundan en büyük hâcetini görüp bitirmesin, is'âf etmesin! En yüksek duâyı işitip kabûl etmesin!..

[^12]:(Hâşiye) Evet, bin üçyüzelli sene saltanat süren ve saltanatı devam eden ve ekser zamanda üçyüzelli milyondan ziyâde raiyeti bulunan ve her gün bütün raiyeti O'nunla tecdîd-i bîat eden ve O'nun kemâlâtına şehâdet eden ve kemâl-i itâatle evâmirine inkıyad eden ve arzın nısfı ve nev'-i beşerin humsu o Zât'ın sıbgı ile sıbğalansa, yani manevî rengiyle renklense ve o Zât onların mahbûb-u kulûbu ve mürebbî-i ervâhı olsa; elbette o Zât, şu kâinâtta tasarruf eden Rabb'in en büyük abdidir. Hem, ekser envâ'-ı kâinât o Zât'ın birer meyve-i mu'cizesini taşımak sûretiyle O'nun vazifesini ve memuriyetini alkışlasa, elbette o Zât; şu kâinât Hàlık'ının en sevgili mahlûkudur. Hem bütün insaniyet, bütün isti'dâdıyla istediği bekà gibi bir hâceti ki, o hâcet ise, insanı esfel-i sâfilînden a'lâ-yı illiyîne çıkarıyor. Elbette o hâcet, en büyük bir hâcettir ve en büyük bir abd, umumun nâmına onu Kàdiü'l-hâcât'tan isteyecek...

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.