İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 65 / 765
65

Hem dahi, meşher-i San'at-ı İlâhiye olan aktâr-ı âlem sergilerine bak. Yeryüzündeki nebâtât ve hayvanatın ellerinde olan ilânat-ı Rabbâniye’ye dikkat et. (Hâşiye-1) [^9] Mehâsin-i Rubûbiyet’in dellâlları olan enbiyâ ve evliyâya kulak ver. Nasıl müttefikan Sâni'-i Zülcelâl’in kusursuz kemâlâtını hàrika san'atlarının teşhîriyle gösteriyorlar, beyân ediyorlar. Enzâr-ı dikkati celbediyorlar.

[^9]:(Hâşiye-1) Evet, kemik gibi bir kuru ağacın ucundaki tel gibi incecik bir sapta; gayet münakkaş, müzeyyen bir çiçek ve gayet musanna' ve murassa' bir meyve, elbette gayet san'at-perver mu'cizekâr ve hikmetdâr bir Sâni'in mehâsin-i san'atını zîşuûra okutturan bir ilânnâmedir. İşte, nebâtâta hayvanatı dahi kıyâs et...

Demek, bu âlemin Sâni'inin pek mühim ve hayret verici ve gizli kemâlâtı vardır. Bu hàrika san'atlarla onları göstermek ister. Çünkü, gizli kusursuz kemâlât ise, takdir edici, istihsân edici, mâşâallâh diyerek müşâhede edicilerin başlarında teşhîr ister. Dâimî kemâlât ise, dâimî tezâhür ister. O ise, takdir ve istihsân edicilerin devam-ı vücûdunu ister. Bekàsı olmayan istihsân edicinin nazarında kemâlâtın kıymeti sukùt eder. (Hâşiye-2) [^10]

[^10]:(Hâşiye-2) Evet, durûb-u emsâldendir ki: Bir dünya güzeli, bir zaman kendine meftûn olmuş âdi bir adamı huzurundan tardeder. O adam kendine tesellî vermek için: "Tuh, ne kadar çirkindir." der, o güzelin güzelliğini nefyeder. Hem bir vakit bir ayı, gayet tatlı bir üzüm asması altına girer. Üzümleri yemek ister. Koparmağa eli yetişmez. Asmaya da çıkamaz. Kendi kendine tesellî vermek için kendi lisânıyla: "Ekşidir." der, gümler gider.

Hem dahi, kâinâtın yüzünde serilmiş olan gayetle güzel ve san'atlı ve parlak ve süslü şu mevcûdât; ışık güneşi bildirdiği gibi, misilsiz manevî bir cemâlin mehâsinini bildirir ve nazîrsiz, hafî bir hüsnün letâifini iş'âr ediyor. (Hâşiye-3) [^11] O münezzeh hüsün, o mukaddes cemâlin cilvesinden, esmâlarda, belki her isimde çok gizli defineler bulunduğunu işâret eder.

[^11]:(Hâşiye-3) Âyine-misâl mevcûdâtın birbiri arkasında zevâl ve fenâlarıyla beraber, arkalarından gelenlerin üstünde ve yüzlerinde aynı hüsün ve cemâlin cilvesinin bulunması gösterir ki; cemâl onların değil... Belki o cemâller, bir hüsn-ü münezzeh ve bir cemâl-i mukaddesin âyâtı ve emârâtıdır.

İşte şu derece àlî nazîrsiz gizli bir cemâl ise; kendi mehâsinini bir mir'âtta görmek ve hüsnünün derecâtını ve cemâlinin mikyâslarını zîşuûr ve müştâk bir âyinede müşâhede etmek istediği gibi, başkalarının nazarıyla yine sevgili cemâline bakmak için, görünmek de ister. Demek, iki vecihle kendi cemâline bakmak: Biri; herbiri başka başka renkte olan âyinelerde bizzat müşâhede etmek, diğeri; müştâk olan seyirci ve mütehayyir olan istihsâncıların müşâhedesi ile müşâhede etmek ister. Demek, hüsün ve cemâl, görmek ve görünmek ister. Görmek ve görünmek ise; müştâk seyirci, mütehayyir istihsân edicilerin vücûdunu ister. Hüsün ve cemâl;

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.