Evet; beşer, Kamer’deki hâli anlamak için ne kadar merak eder ki: Biri gidip, dönüp haber verse. Hem ne kadar fedâkârlık gösterir. Eğer anlasa, ne kadar hayret ve meraka düşer. Hâlbuki Kamer, öyle bir Mâlikü'l-Mülk’ün memleketinde geziyor ki; Kamer, bir sinek gibi küre-i arzın etrafında pervâz eder. Küre-i arz, pervâne gibi Şems’in etrafında uçar. Şems, binler lambalar içinde bir lambadır ki: O Mâlikü'l-Mülk-i Zülcelâl’in bir misâfirhânesinde mumdârlık eder. İşte Zât-ı Ahmediye (A.S.M.), öyle bir Zât-ı Zülcelâl’in şuûnâtını ve acâib-i san'atını ve âlem-i bekàda hazâin-i rahmetini görmüş, gelmiş, beşere söylemiş. İşte beşer, bu Zât’ı, kemâl-i merak ve hayret ve muhabbetle dinlemezse, ne kadar hilâf-ı akıl ve hikmetle hareket ettiğini anlarsın.
Üçüncü Meyve
ÜÇÜNCÜ MEYVE:
Saâdet-i Ebediye’nin definesini görüp, anahtarını alıp getirmiş; cin ve inse hediye etmiştir. Evet, Mi'râc vâsıtasıyla ve kendi gözüyle Cennet’i görmüş ve Rahmân-ı Zülcemâl’in rahmetinin bâkî cilvelerini müşâhede etmiş ve saâdet-i ebediyeyi kat'iyyen, hakkalyakìn anlamış, saâdet-i ebediyenin vücûdunun müjdesini cin ve inse hediye etmiştir ki: Bîçâre cin ve ins, kararsız bir dünyada ve zelzele-i zevâl ve firâk içindeki mevcûdâtı, seyl-i zaman ve harekât-ı zerrât ile adem ve firâk-ı ebedî denizine döküldüğü olan vaziyet-i mevhûme-i canhıraşânede oldukları hengâmda; şöyle bir müjde, ne kadar kıymetdâr olduğu ve i'dâm-ı ebedî ile kendilerini mahkûm zanneden fânî cin ve insin kulağında öyle bir müjde, ne kadar saâdet-âver olduğu ta'rif edilmez. Bir adama, i'dâm edileceği ânda, onun afvıyla kurb-u şâhânede bir saray verilse, ne kadar sürûra sebebdir. Bütün cin ve ins adedince böyle sürûrları topla, sonra bu müjdeye kıymet ver.
Dördüncü Meyve
DÖRDÜNCÜ MEYVE:
Rü'yet-i cemâlullâh meyvesini kendi aldığı gibi, o meyvenin her mü'mine dahi mümkün olduğunu, cin ve inse hediye getirmiştir ki, o meyve, ne derece lezîz ve hoş ve güzel bir meyve olduğunu bununla kıyâs edebilirsin. Yani: Her kalb sâhibi bir insan; zîcemâl, zîkemâl, zîihsân bir zâtı sever. Ve o sevmek dahi, cemâl ve kemâl ve ihsânın derecâtına nisbeten tezâyüd eder, perestiş derecesine gelir, canını fedâ eder derecede muhabbet bağlar. Yalnız bir defa görmesine, dünyasını fedâ etmek derecesine çıkar. Hâlbuki: Bütün mevcûdâttaki cemâl ve kemâl ve ihsân, O’nun cemâl ve kemâl ve ihsânına nisbeten, küçük birkaç lemeâtın, güneşe nisbeti gibi de olmaz. Demek; nihâyetsiz bir muhabbete lâyık ve nihâyetsiz rü'yete ve nihâyetsiz bir iştiyaka elyak bir Zât-ı Zülcelâl’i ve'l-Kemâl’in saâdet-i ebediyede rü'yetine muvaffak olması ne kadar saâdet-âver ve medâr-ı sürûr ve hoş ve güzel bir meyve olduğunu insan isen anlarsın.
