derecedeki intizam ve hikmet dâiresindeki ef'âl, bilbedâhe ünvânları ve isimleri mükemmel olan bir fâili gösteriyor.
Çünkü; muntazam, hakîmâne fiiller, fâilsiz olmadığı, kat'iyyen ma'lûm... Ve son derece mükemmel ünvânlar, o fâilin son derece kemâldeki sıfatlarına delâlet eder. Çünkü; fenn-i sarfça nasıl ism-i fâil, masdardan yapılır. Öyle de, ünvânların ve isimlerin dahi masdarları ve menşe'leri, sıfatlardır. Ve son derece-i kemâlde sıfatlar, şübhesiz son derece mükemmel olan şuûnât-ı zâtiyeye delâlet eder. Ve kàbiliyet-i zâtiye –tâbir edemediğimiz– o mükemmel şuûn-u zâtiye, bihakka'l-yakìn hadsiz derece-i kemâlde olan bir Zât’a delâlet eder.
İşte, bütün âlemdeki âsâr-ı san'at ve bütün mahlûkat, herbiri birer eser-i mükemmel olduğundan, herbiri bir fiile ve fiil ise isme, isim ise vasfa ve vasıf ise şe'ne ve şe'n ise zâta şehâdet ettikleri için; masnûât adedince bir tek Sâni'-i Zülcelâl’in vücûb-u vücûduna şehâdet ve ehadiyetine işâret ettikleri gibi; hey'et-i mecmuası ile, silsile-i mahlûkat kadar kuvvetli bir tarzda bir mi'râc-ı mârifettir. Hiçbir cihette içine şübhe girmeyen müteselsil bir bürhân-ı hakikattir.
Şimdi ey bîçâre münkir-i gâfil! Silsile-i kâinât kadar kuvvetli şu bürhânı ne ile kırabilirsin? Şu masnûât adedince hakikatin şuâını gösteren hadsiz delikli ve kafesli şu pencereyi ne ile kapatabilirsin? Hangi perde-i gafleti üstüne çekebilirsin?..
Ondokuzuncu Pencere
Ondokuzuncu Pencere
﴿ تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ، السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهِنَّ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪ ﴾
sırrınca, Sâni'-i Zülcelâl, semâvâtın ecrâmına o kadar hikmetler, mânâlar takmış ki, güyâ celâl ve cemâlini ifâde etmek için semâvâtı, güneşler, aylar, yıldızlar kelimeleriyle söylettirdiği gibi, cevv-i semâda olan mevcûdâta dahi öyle hikmetler ve mânâlar ve maksadlar takmış ki, güyâ o cevv-i semâyı berkler, şimşekler, ra'dlar, katreler kelimeleriyle intak ediyor. Ve kemâl-i hikmet ve cemâl-i rahmetini ders veriyor.
Ve nasıl zemin kafasını, hayvanat ve nebâtât denilen mânidâr kelimeleriyle söyleştirip kemâlât-ı san'atını kâinâta gösteriyor. Öyle de; o kafanın birer kelimesi olan nebâtları ve ağaçları dahi yapraklar, çiçekler, meyveler kelimeleriyle intak edip, yine kemâl-i san'atını ve cemâl-i rahmetini ilân ediyor. Ve birer kelime olan çiçekleri ve meyveleri dahi, tohumcuklar kelimeleriyle konuşturup, dekàik-i san'atını ve kemâl-i Rubûbiyet’ini ehl-i şuûra ta'lim ediyor.
