Hayvanata bakıyoruz; nihâyet derecede kerîmâne bir terbiye ve iâşe görüyoruz. Kâinâtın erkân-ı azîmesine bakıyoruz; mühim gayeler için haşmetkârâne bir tedvîr ve tenvir görüyoruz. Âlemin mecmûuna bakıyoruz; muntazam bir memleket, bir şehir, bir saray hükmünde àlî hikmetler, gâlî gayeler için mükemmel bir tanzimât görüyoruz. –Otuzikinci Sözün Birinci Mevkıfı’nda izâh ve isbât edildiği üzere– bir zerreden tut, tâ yıldızlara kadar zerre mikdar şirke yer bırakmıyor. Öyle birbirlerine ma'nen münâsebetdârdırlar ki; bütün yıldızları musahhar etmeyen ve elinde tutmayan, bir zerreye Rubûbiyet’ini dinlettiremez. Bir zerreye hakîki Rab olmak için bütün yıldızlara sâhib olmak lâzım gelir.
Hem, –Otuzikinci Sözün İkinci Mevkıfı’nda izâh ve isbât edildiği üzere– semâvâtın halk ve tesviyesine muktedir olmayan, beşerin sîmâsındaki teşahhusu yapamaz. Demek bütün semâvâtın Rabbi olmayan, bir tek insanın sîmâsındaki alâmet-i fârika olan nakş-ı sîmâvîyi yapamaz. İşte kâinât kadar büyük bir pencere ki, onunla bakılsa;
﴿ اَللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَىْءٍ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ وَك۪يلٌ ❀ لَهُ مَقَال۪يدُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ ﴾
âyetleri, büyük harflerle kâinât sahifelerinde yazılı olduğu, akıl gözüyle de görülecek. Öyle ise; görmeyenin ya aklı yok, ya kalbi yok. Veya insan sûretinde bir hayvandır!
Yirmidokuzuncu Pencere
Yirmidokuzuncu Pencere
﴿ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪ ﴾
Bir bahar mevsiminde, garîbâne, mütefekkirâne seyahate gidiyordum. Bir tepeciğin eteğinden geçerken, parlak bir sarıçiçek nazarıma ilişti. Eskiden vatanımda ve sâir memleketlerde gördüğüm o cins sarıçiçekleri der-hàtır ettirdi. Şöyle bir mânâ kalbe geldi ki: Bu çiçek kimin tuğrâsı ise; kimin sikkesi ise; ve kimin mührü ise; ve kimin nakşı ise; elbette bütün zemin yüzündeki o nev'i çiçekler, onun mühürleridir, sikkeleridir.
Şu mühür tahayyülünden sonra, şöyle bir tasavvur geldi ki: Nasıl bir mühür ile mühürlenmiş bir mektûb; o mühür, o mektûbun sâhibini gösterir. Öyle de; şu çiçek, bir mühr-ü Rahmânî’dir. Şu envâ'-ı nakışlarla ve mânidâr nebâtât satırlarıyla yazılan şu tepecik dahi, bu çiçek Sâni'inin mektûbudur.
Hem şu tepecik dahi bir mühürdür. Şu sahrâ ve ova bir mektûb-u Rahmânî hey'âtını aldı. İşbu tasavvurdan şöyle bir hakikat zihne geldi ki;
