İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 403 / 765
403

mübâreki, Hasan ve Hüseyin gibi iki nurânî silsilenin bedr-i münevveri, Şems-i Nübüvvet’in manevî ve maddî neslini idâme ediyorlar.

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلَيْهِ وَعَلٰى آلِهِ

(Birinci Şu'le, Üç Şuâ ile hitâma erdi.)

İkinci Şule

İKİNCİ ŞU'LE:

İkinci Şu'lenin “Üç Nur”u var.

Birinci Nur

Birinci Nur: Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân’ın hey'et-i mecmuasında râik bir selâset, fâik bir selâmet, metîn bir tesânüd, muhkem bir tenâsüb, cümleleri ve hey'etleri mâbeyninde kavî bir teâvün ve âyetler ve maksadları mâbeyninde ulvî bir tecâvüb olduğunu ilm-i beyân ve fenn-i maânî ve beyânînin Zemahşerî, Sekkâkî, Abdülkahir-i Cürcânî gibi binlerle dâhî imâmların şehâdetiyle sâbit olduğu hâlde, o tecâvüb ve teâvün ve tesânüdü ve selâset ve selâmeti kıracak, bozacak sekiz-dokuz mühim esbâb bulunurken o esbâb, bozmağa değil, belki selâsetine, selâmetine, tesânüdüne kuvvet vermiştir. Yalnız, o esbâb bir derece hükmünü icra edip başlarını perde-i nizâm ve selâsetten çıkarmışlar. Fakat nasıl ki yeknesak, düz bir ağacın gövdesinden bir kısım çıkıntılar, sivricikler çıkar. Lâkin ağacın tenâsübünü bozmak için çıkmıyorlar. Belki, o ağacın zînetli tekemmülüne ve cemâline medâr olan meyveleri vermek için çıkıyorlar. Aynen bunun gibi, şu esbâb dahi, Kur'ân’ın selâset-i nazmına kıymetdâr mânâları ifâde için sivri başlarını çıkarıyorlar. İşte o Kur'ân-ı Mübîn, yirmi senede hâcetlerin mevkileri itibariyle necim necim olarak, müteferrik parça parça nüzûl ettiği hâlde, öyle bir kemâl-i tenâsübü vardır ki; güyâ bir defada nâzil olmuş gibi bir münâsebet gösteriyor.

Hem o Kur'ân, yirmi senede, hem muhtelif, mütebâyin esbâb-ı nüzûle göre geldiği hâlde, tesânüdün kemâlini öyle gösteriyor; güyâ bir sebeb-i vâhidle nüzûl etmiştir. Hem o Kur'ân, mütefâvit ve mükerrer suâllerin cevabı olarak geldiği hâlde, nihâyet imtizaç ve ittihâdı gösteriyor; güyâ, bir suâl-i vâhidin cevabıdır. Hem Kur'ân, müteğâyir, müteaddid hâdisâtın ahkâmını beyân için geldiği hâlde, öyle bir kemâl-i intizamı gösteriyor ki; güyâ bir hâdise-i vâhidin beyânıdır. Hem Kur'ân, mütehâlif, mütenevvi' hâlette hadsiz muhâtabların fehimlerine münâsib üslûblarda tenezzülât-ı kelâmiye ile nâzil olduğu hâlde, öyle bir hüsn-ü temâsül ve güzel bir selâset gösteriyor ki; güyâ hâlet birdir, bir derece-i fehimdir, su gibi akar bir selâset gösteriyor. Hem o Kur'ân, mütebâid, müteaddid muhâtabîn esnâfına müteveccihen mütekellim olduğu hâlde,

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.