İşte bütün onlar, birer birer Vücûb-u Vâcib’e şehâdet ve vahdetine işâret ettikleri gibi; hey'et-i mecmuasıyla, güneşin ziyâsı güneşi gösterdiği gibi; –o hâl ve bu keyfiyet– perde-i gayb arkasında bir Vâcibü'l-Vücûd’u, bir Vâhid-i Ehad’i, hem gayet Kerîm, Rahîm, Mürebbî, Müdebbir ünvânları içinde akla gösterir.
Şimdi ey münkir-i câhil ve ey fâsık-ı gâfil! Bu fa'âliyet-i hakîmâneyi, basîrâneyi, rahîmâneyi ne ile izâh edebilirsin? Sağır tabiatla mı? Kör kuvvetle mi? Sersem tesâdüfle mi? Âciz, câmid esbâbla mı izâh edebilirsin?..
İkinci Pencere
İkinci Pencere
Eşya, vücûd ve teşahhusâtlarında, nihâyetsiz imkânât yolları içinde mütereddid, mütehayyir, şekilsiz bir sûrette iken, birdenbire gayet muntazam, hakîmâne öyle bir teşahhus-u vechî veriliyor ki: Meselâ; herbir insanın yüzünde, bütün ebnâ-yı cinsinden herbirisine karşı birer alâmet-i fârika o küçük yüzde bulunduğu ve zâhir ve bâtın duygularıyla kemâl-i hikmetle techiz edildiği cihetle; o yüz, gayet parlak bir Sikke-i Ehadiyet olduğunu isbât eder. Herbir yüz, yüzer cihetle bir Sâni'-i Hakîm’in vücûduna şehâdet ve vahdetine işâret ettikleri gibi; bütün yüzlerin hey'et-i mecmuasıyla izhâr ettikleri o sikke, bütün eşyanın Hàlık’ına mahsûs bir hâtem olduğunu akıl gözüne gösterir.
Ey münkir! Hiçbir cihetle kàbil-i taklid olmayan şu sikkeleri ve mecmûundaki parlak sikke-i Samediyet’i hangi tezgâha havâle edebilirsin?..
Üçüncü Pencere
Üçüncü Pencere
Zeminin yüzünde dörtyüz bin muhtelif tâifeden (Hâşiye) [^1] ibaret olan bütün hayvanat ve nebâtât envâ'ının ordusu, bilmüşâhede ayrı ayrı erzâkları, sûretleri, silâhları, libâsları, ta'limâtları, terhisâtları kemâl-i mîzan ve intizamla; hiçbir şey unutulmayarak, hiçbirini şaşırmayarak bir sûrette tedbir ve terbiye etmek öyle bir sikkedir ki, hiçbir şübhe kabûl etmez, güneş gibi parlak bir sikke-i Vâhid-i Ehad’dir. Hadsiz bir kudret ve muhît bir ilim ve nihâyetsiz bir hikmet sâhibinden başka kimin haddi var ki, o hadsiz derecede hàrika olan şu idareye karışsın. Çünkü; şu birbiri içinde girift olan envâ'ları, milletleri, umumunu birden idare ve terbiye edemeyen, onlardan birisine karışsa elbette karıştıracak. Hâlbuki: ﴾ فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرٰى مِنْ فُطُورٍ ﴿ sırrı ile, hiçbir karışık alâmeti yoktur. Demek ki; hiçbir parmak karışamıyor.
[^1]: (Hâşiye) Hattâ o tâifelerden bir kısım var ki: Bir senedeki efrâdı, zaman-ı Âdem'den kıyâmete kadar vücûda gelen bütün insan efrâdından ziyâdedir.
