ve muhabbet ve mahviyetini ilân etmek demek olan zuhr namazını kılmak; ne kadar güzel, ne kadar hoş, ne kadar lâzım ve münâsib olduğunu anlamayan insan, insan değil...
Asr vaktinde –ki o vakit– hem güz mevsim-i hazînânesini ve ihtiyarlık hâlet-i mahzûnânesini ve âhirzaman mevsim-i elîmânesini andırır ve hatırlattırır. Hem yevmî işlerin neticelenmesi zamanı; hem o günde mazhar olduğu sıhhat ve selâmet ve hayırlı hizmet gibi niam-ı İlâhiye’nin bir yekûn-u azîm teşkil ettiği zamanı; hem o koca güneşin ufûle meyletmesi işâretiyle, insan bir misâfir memur ve herşey geçici, bîkarar olduğunu ilân etmek zamanıdır.
Şimdi, ebediyeti isteyen ve ebed için halkolunan ve ihsâna karşı perestiş eden ve firâktan müteellim olan rûh-u insan; kalkıp abdest alıp, şu asr vaktinde, ikindi namazını kılmak için Kadîm-i Bâkî ve Kayyûm-u Sermedî’nin dergâh-ı Samedâniyesi’ne arz-ı münâcât ederek, zevâlsiz ve nihâyetsiz rahmetinin iltifatına ilticâ edip, hesabsız ni'metlerine karşı şükür ve hamd ederek, izzet-i Rubûbiyet’ine karşı zelîlâne rükûa gidip, Sermediyet-i Ulûhiyet’ine karşı mahviyetkârâne secde ederek; hakîki bir tesellî-i kalb, bir rahat-ı rûh bulup, huzur-u kibriyâsında kemer-beste-i ubûdiyet olmak demek olan asr namazını kılmak; ne kadar ulvî bir vazife, ne kadar münâsib bir hizmet, ne kadar yerinde bir borc-u fıtrat edâ etmek, belki gayet hoş bir saâdet elde etmek olduğunu insan olan anlar.
Mağrib vaktinde –ki o zaman– hem kışın başlamasında yaz ve güz âleminin nâzenîn ve güzel mahlûkatının vedâ-yı hazînânesi içinde gurûb etmesinin zamanını andırır. Hem, insanın vefâtıyla bütün sevdiklerinden bir firâk-ı elîmâne içinde ayrılıp, kabre girmek zamanını hatırlatır. Hem, dünyanın zelzele-i sekerât içinde vefâtıyla, bütün sekenesi başka âlemlere göçmesi ve bu dâr-ı imtihan lambasının söndürülmesi zamanını andırır, hatırlatır. Ve zevâlde gurûb eden mahbûblara perestiş edenleri şiddetle îkaz eder bir vakittir.
İşte akşam namazı için böyle bir vakitte fıtraten bir Cemâl-i Bâkî’ye âyine-i müştâk olan rûh-u beşer, şu azîm işleri yapan ve bu cesîm âlemleri çeviren, tebdil eden Kadîm-i Lemyezel ve Bâkî-i Lâyezâl’in arş-ı azametine yüzünü çevirip, bu fânîlerin üstünde “Allâhuekber” deyip, onlardan ellerini çekip, hizmet-i Mevlâ için el bağlayıp, Dâim-i Bâkî’nin huzurunda kıyâm edip; “Elhamdülillâh” demekle, kusursuz kemâline, misilsiz cemâline, nihâyetsiz rahmetine karşı hamd ü senâ edip; ﴾ اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَ اِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ ﴿ demekle, muînsiz Rubûbiyet’ine, şerîksiz Ulûhiyet’ine, vezirsiz saltanatına karşı arz-ı ubûdiyet ve istiâne etmek; hem nihâyetsiz kibriyâsına, hadsiz kudretine ve acizsiz izzetine karşı rükûa
