bir edîbin bir sözü için iki kavim büyük muhârebe ederdi ve bir sözüyle musâlaha ediyorlardı. Hattâ onların içinde “Muallakàt-ı Seb'a” nâmıyla yedi edîbin yedi kasidesini altınla Kâbe’nin duvarına yazmışlar, onunla iftihar ediyorlardı.
İşte böyle bir zamanda, belâğat en revâclı olduğu bir ânda Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân nüzûl etti. Nasıl ki, zaman-ı Mûsa Aleyhisselâm’da sihir ve zaman-ı İsâ Aleyhisselâm’da tıb revâcda idi. Mu'cizelerinin mühimmi o cinsten geldi. İşte o vakit büleğâ-yı Arabı, en kısa bir sûresine mukàbeleye dâvet etti:
﴿ وَ اِنْ كُنْتُمْ ف۪ي رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا عَلٰى عَبْدِنَا فَاْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِـه۪ ﴾
fermânıyla onlara meydân okuyor. Hem der ki: “Îmân getirmezseniz mel'ûnsunuz! Cehenneme gireceksiniz!” Damarlarına şiddetle vuruyor. Gururlarını dehşetli sûrette kırıyor. O kibirli akıllarını istihfaf ediyor. Onları bidâyeten i'dâm-ı ebedî ile ve sonra da Cehennemde i'dâm-ı ebedî ile beraber dünyevî i'dâm ile de mahkûm ediyor. Der: “Ya muâraza ediniz, yâhut can ve malınız helâkettedir!”
İşte eğer muâraza mümkün olsaydı, acaba hiç mümkün mü idi ki, bir-iki satırla muâraza edip da'vâsını ibtal etmek gibi rahat bir çare varken, en tehlikeli, en müşkülâtlı muhârebe tarîki ihtiyar edilsin! Evet o zekî kavim, o siyâsî millet ki; bir zaman âlemi, siyasetle idare ettiği hâlde, en kısa ve rahat ve hafif bir yolu terketsin; en tehlikeli ve bütün mal ve canını belâya atacak uzun bir yolu ihtiyar etsin, hiç kàbil midir! Çünkü; edîbleri, birkaç hurûfâtla muâraza edebilseydi Kur'ân, da'vâsından vazgeçerdi. Onlar da maddî ve manevî helâketten kurtulurlardı. Hâlbuki, muhârebe gibi dehşetli, uzun bir yolu ihtiyar ettiler. Demek, muâraza-i bilhurûf mümkün değildi, muhâldi. Onun için muhârebe-i bissüyûfa mecbur oldular.
Hem, Kur'ân’ı tanzîr etmek, taklidini yapmak için gayet şiddetli iki sebeb vardı. Birisi, düşmanın hırs-ı muârazası; diğeri, dostlarının şevk-i taklididir ki, şu iki sâik-i şedîd altında milyonlar Arabî kitaplar yazılmış ki; hiçbirisi ona benzemez. Âlim olsun, âmî olsun her kim ona ve onlara baksa kat'iyyen diyecek ki: “Kur'ân bunlara benzemez. Hiçbirisi onu tanzîr edemez.” Şu hâlde, ya Kur'ân, bütününün altındadır. Bu ise, bütün dost ve düşmanın ittifakıyla battaldır, muhâldir. Veya Kur'ân, o yazılan umum kitapların fevkındedir.
Eğer desen: “Nasıl biliyoruz ki; kimse muârazaya teşebbüs etmedi? Kimse kendine güvenemedi mi ki, meydâna çıksın? Birbirinin yardımı da mı fâide etmedi?”
