İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 126 / 765
126

eden yazıdır. Belki ona münakkaş bir antika nazarıyla bakıyor. Lâkin, çendan Arabî bilmiyor; fakat çok iyi bir mühendistir. Güzel bir tasvircidir. Mâhir bir kimyagerdir. Sarraf bir cevhercidir. İşte o adam, bu san'atlara göre eserini yazdı.

Amma müslüman âlim ise; O’na baktığı vakit anladı ki; O, Kitab-ı Mübîn’dir, Kur'ân-ı Hakîm’dir. İşte bu hak-perest Zât, ne tezyînât-ı zâhirîsine ehemmiyet verdi ve ne de hurûfun nukùşuyla iştigâl etti. Belki öyle bir şeyle meşgul oldu ki, milyon mertebe öteki adamın iştigâl ettiği mes'elelerinden daha àlî, daha gâlî, daha latîf, daha şerîf, daha nâfi', daha câmi'... Çünkü; nukùşun perdesi altında olan hakàik-ı kudsiyesinden ve envâr-ı esrârından bahsederek, gayet güzel bir tefsir-i şerîf yazdı.

Sonra ikisi, eserlerini götürüp o Hâkim-i Zîşan’a takdim ettiler. O Hâkim, evvelâ feylesofun eserini aldı, baktı gördü ki; o hod-pesend ve tabiat-perest adam çok çalışmış, fakat hiç hakîki hikmetini yazmamış. Hiçbir mânâsını anlamamış. Belki karıştırmış. O’na karşı hürmetsizlik, belki edebsizlik etmiş. Çünkü; o menba'-ı hakàik olan Kur'ân’ı, mânâsız nukùş zannederek, mânâ cihetinde kıymetsizlik ile tahkîr etmiş olduğundan o Hâkim-i Hakîm dahi, onun eserini başına vurdu, huzurundan çıkardı. Sonra öteki hak-perest, müdakkik âlimin eserine baktı gördü ki; gayet güzel ve nâfi' bir tefsir ve gayet hakîmâne, mürşidâne bir te'liftir, “Âferin, bârekallâh” dedi. “İşte hikmet budur ve âlim ve hakîm, bunun sâhibine derler. Öteki adam ise, haddinden tecâvüz etmiş bir san'atkârdır.” Sonra onun eserine bir mükâfât olarak; herbir harfine mukâbil, tükenmez hazinesinden “On altın verilsin.” irâde etti.

Eğer temsîli fehmettin ise, bak, hakikatin yüzünü de gör:

Amma o müzeyyen Kur'ân ise, şu musanna' kâinâttır. O hâkim ise, Hakîm-i Ezelî’dir. Ve o iki adam ise, birisi yani ecnebîsi; ilm-i felsefe ve hükemâsıdır. Diğeri, Kur'ân ve şâkirdleridir. Evet, Kur'ân-ı Hakîm, şu Kur'ân-ı Azîm-i Kâinât’ın en àlî bir müfessiridir ve en belîğ bir tercümânıdır. Evet, o Furkàn’dır ki: Şu kâinâtın sahifelerinde ve zamanların yapraklarında kalem-i kudretle yazılan âyât-ı tekvîniyeyi cin ve inse ders verir. Hem herbiri, birer harf-i mânidâr olan mevcûdâta “mânâ-yı harfî” nazarıyla, yani onlara Sâni' hesabına bakar; “Ne kadar güzel yapılmış, ne kadar güzel bir sûrette Sâni'inin cemâline delâlet ediyor!” der. Ve bununla kâinâtın hakîki güzelliğini gösteriyor.

Amma, ilm-i hikmet dedikleri felsefe ise; hurûf-u mevcûdâtın tezyînâtında ve münâsebâtında dalmış ve sersemleşmiş, hakikatin yolunu şaşırmış... Şu kitab-ı kebîrin hurûfâtına “mânâ-yı harfî” ile, yani Allah hesabına bakmak lâzım gelirken; öyle etmeyip “mânâ-yı ismî” ile,

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.