Dokuzuncusu: Müfessirin, Kur'ânî ve Şer'î mes'eleleri beyân ederken, şu veya bu tazyîk ve işkenceyi nazara almayan, herhangi bir te'sir altında kalarak fetvâ vermeyen ve ölümü istihkar edip, dünyaya meydân okuyacak bir îmân kuvvetiyle hakikati pervâsızca söyleyen İslâmî şecâat ve cesârete mâlik olan bir müfessir olması gerektir.
Hem i'dâm plânlarının tatbik edildiği ve bir tek dinî risale neşrettirilmediği dehşetli bir devirde; bilhassa imha edilmesi ve söndürülmesi hedef tutulan Kur'ânî, Şer'î esâsâtı te'lif ve neşretmiş olduğu meydânda olmakla bir mürşid-i kâmil ve İslâm’ın, bu asırda hakîki bir rehber-i ekmeli ve Kur'ân’ın mu'teber bir müfessir-i a'zamı olmuş olması lâzımdır.
İşte bu zamanda, yukarıda mezkûr dokuz şart ve hususiyetlerin, müellif Said Nursî’de ve eserleri olan Nur Risaleleri’nde aynıyla mevcûd olduğu, hakîki ve mütebahhir ulemâ-i İslâm’ın icmâ ve tevâtür ve ittifakıyla sâbit olmuştur. Ve hem intibâha gelmekte olan bu millet-i İslâmiye’ce, Avrupa ve Amerika’ca ma'lûm ve musaddaktır. İşte arkadaşlar! Biz, böyle bir tefsir-i Kur'ân arıyor ve böyle bir müfessir istiyorduk.
Kıymetli kardeşlerim! Böyle dehşetli bir asırda, insanın en büyük mes'elesi: Îmânı kurtarmak veya kaybetmek da'vâsıdır. Umumî harbler, beşere intibâh vermiş, dünya hayatının fânîliğini ihtar etmiştir. Ve bâkî bir âlemde, ebedî bir saâdet içinde yaşamak hissini uyandırmıştır. Elbette böyle muazzam bir da'vâyı, şaşırtıcı ve aldatıcı bir zamanda kazanabilmek için, bir da'vâ vekili bulmakta ( Hâşiye ) [^1] çok dikkatli olmamız lâzımdır. Bunun için, tedkîkàtımızı biraz daha genişleteceğiz. Şöyle ki:
[^1]: ( Hâşiye ) Bu zamanda, böyle bir da'vâ vekilinin, Risale-i Nur olduğuna Risale-i Nur'la îmânlarını kurtaran milyonlarca kimseler şâhiddir...
Asrımızdan evvelki İslâmiyet’in ilm-i kelâm dâhîleri ve dinimizin hàrika imâmları ve Kur'ân-ı Hakîm’in dâhî müfessirlerinin vücûda getirdikleri eserler, kıymet takdiri mümkün olmayacak derecede kıymetdârdır. O zâtlar, İslâmiyet’in birer güneşidirler. Fakat bu zaman, o büyük zâtların yaşadığı zaman gibi değildir.
Eski zamanda, dalâlet cehâletten geliyordu. Bunun yok edilmesi kolaydır. Bu zamanda dalâlet, –Kur'ân ve İslâmiyet’e ve Îmân’a taarruz– fen ve felsefe ve ilimden geliyor. Bunun izâlesi müşküldür. Eski zamanda ikinci kısım, binden bir bulunuyordu; bulunanlardan, ancak binden biri, irşad ile yola gelebilirdi. Çünkü: Öyleler hem bilmiyorlar, hem kendilerini bilir zannediyorlar.
Hem, bundan evvelki asırlarda, müsbet ilimlerin, yirminci asırdaki kadar terakkî etmemiş olduğu ma'lûmunuzdur. Şu hâlde, bu asırda dünyaya
