Hem bak! Öyle hazînâne, öyle mahbûbâne, öyle müştâkàne, öyle tazarrukârâne saâdet-i bâkiye istiyor ki; bütün kâinâtı âğlattırıp, duâsına iştirâk ettiriyor.
Bak! Hem öyle bir maksad, öyle bir gaye için saâdet isteyip, duâ ediyor ki; insanı ve bütün mahlûkatı esfel-i sâfilîn olan fenâ-yı mutlaka sukùttan, kıymetsizlikten, fâidesizlikten, abesiyetten; a'lâ-yı illiyîn olan kıymete, bekàya, ulvî vazifeye, Mektûbat-ı Samedâniye olması derecesine çıkarıyor.
Bak! Hem öyle yüksek bir fizâr-ı istimdâdkârâne ile istiyor ve öyle tatlı bir niyâz-ı istirhamkârâne ile yalvarıyor ki; güyâ bütün mevcûdâta, semâvâta, arşa işittirip, vecde getirip duâsına; “Âmîn, Allahümme âmîn.” dedirtiyor. (Hâşiye) [^14]
[^14]:(Hâşiye) Evet, şu âlemin Mutasarrıf'ı, bütün tasarrufâtı, bilmüşâhede şuûrâne, alîmâne, hakîmâne olduğu hâlde; hiçbir cihetle mümkün değildir ki; o Mutasarrıf, kendi masnûâtı içinde en mümtâz bir ferdin harekâtına şuûru ve ıttılâ'ı bulunmasın... Hem, hiçbir cihetle mümkün değildir ki; o Mutasarrıf-ı Alîm, o Ferd-i Mümtâz'ın harekâtına ve daavâtına (duâlarına) ıttılâ'ı bulunduğu hâlde O'na karşı lâkayd kalsın, ehemmiyet vermesin. Hem, hiçbir cihetle mümkün değildir ki; o Mutasarrıf-ı Kadîr-i Rahîm; O'nun duâlarına lâkayd kalmadığı hâlde, o duâları kabûl etmesin. Evet, Zât-ı Ahmediye'nin (A.S.M.) nuruyla âlemin şekli değişti. İnsan ve bütün kâinâtın mâhiyet-i hakîkiyeleri o nur, o ziyâ ile inkişaf etti ve göründü ki; şu kâinâtın mevcûdâtı, Esmâ-i İlâhiye'yi okutan birer Mektûbat-ı Samedâniye, birer muvazzaf memur ve bekàya mazhar kıymetdâr ve mânidâr birer mevcûddurlar. Eğer o Nur olmasa idi, mevcûdât; fenâ-yı mutlaka mahkûm ve kıymetsiz, mânâsız, fâidesiz, abes, karmakarışık, tesâdüf oyuncağı bir zulmet-i evhâm içinde kalırdı. İşte, şu sırdandır ki; insanlar Zât-ı Ahmediye'nin (A.S.M.) duâsına âmîn dedikleri gibi, arş ve ferş ve serâdan süreyyâya kadar bütün mevcûdât O'nun nuruyla iftihar edip, alâkadarlık gösteriyorlar. Zâten ubûdiyet-i Ahmediye'nin (A.S.M.) rûhu, duâdır. Belki, kâinâtın harekâtı ve hidemâtı, bir nev'i duâdır. Meselâ, bir çekirdeğin hareketi; Hàlık'ından, bir ağaç olmasına bir nev'i duâdır...
Bak! Hem öyle Semi' ve Kerîm bir Kadîr’den, öyle Basîr ve Rahîm bir Alîm’den saâdet ve bekàyı istiyor ki; bilmüşâhede en gizli bir zîhayatın en gizli bir arzusunu, en hafî bir niyâzını görür, işitir, kabûl eder, merhamet eder. Lisân-ı hâl ile de olsa icâbet eder. Öyle sûret-i hakîmâne, basîrâne, rahîmânede verir ve icâbet eder ki; şübhe bırakmaz, o terbiye ve tedbir; öyle Semi' ve Basîr’e mahsûs, öyle bir Kerîm ve Rahîm’e hàstır...
Acaba, bütün Benî Âdem’i arkasına alıp şu arz üstünde durup, Arş-ı A'zam’a müteveccihen el kaldırıp, nev'-i beşerin hülâsa-i ubûdiyetini câmi'
