hakikat-i ubûdiyet-i Ahmediye (A.S.M.) içinde duâ eden, şu şeref-i nev'-i insan ve ferîd-i kevn ü zaman olan Fahr-i Kâinât ne istiyor, dinleyelim:
Bak! Kendine ve ümmetine saâdet-i ebediye istiyor. Bekà istiyor. Cennet istiyor. Hem, mevcûdât âyinelerinde cemâllerini gösteren bütün esmâ-i kudsiye-i İlâhiye ile beraber istiyor. O esmâdan şefâat taleb ediyor; görüyorsun.
Eğer Âhiret’in hesabsız esbâb-ı mûcibesi, delâil-i vücûdu olmasa idi; yalnız şu Zât’ın tek duâsı, baharımızın icâdı kadar Hàlık-ı Rahîm’in kudretine hafif gelen şu Cennet’in binasına sebebiyet verecekti. (Hâşiye-1) [^15] Evet, baharımızda yeryüzünü bir mahşer eden, yüzbin haşir nümûnelerini icâd eden Kadîr-i Mutlak’a Cennet’in icâdı nasıl ağır olabilir!
[^15]:(Hâşiye-1) Evet, Âhiret'e nisbeten gayet dar bir sahife hükmünde olan rû-yi zeminde had ve hesaba gelmeyen hàrika san'at nümûnelerini ve Haşir ve Kıyâmet'in misâllerini göstermek ve üçyüz bin kitab hükmünde olan muntazam envâ'-ı masnûâtı, o tek sahifede kemâl-i intizam ile yazıp, derc etmek; elbette geniş olan âlem-i Âhiret'te, latîf ve muntazam Cennet'in binasından ve icâdından daha müşküldür. Evet, Cennet bahardan ne kadar yüksek ise, o derece bahar bahçelerinin hilkati, o Cennet'ten daha müşküldür ve hayret-fezâdır denilebilir.
Demek, nasıl ki O’nun risaleti, şu dâr-ı imtihanın açılmasına sebebiyet verdi, لَوْلَاكَ لَوْلَاكَ لَمَا خَلَقْتُ الْاَفْلَاكَ sırrına mazhar oldu. Onun gibi, ubûdiyeti dahi, öteki dâr-ı saâdetin açılmasına sebebiyet verdi.
Acaba hiç mümkün müdür ki; bütün akılları hayrette bırakan şu intizam-ı âlem ve geniş rahmet içinde kusursuz hüsn-ü san'at, misilsiz Cemâl-i Rubûbiyet; o duâya icâbet etmemekle böyle bir çirkinliği, böyle bir merhametsizliği, böyle bir intizamsızlığı kabûl etsin! Yani, en cüz'î, en ehemmiyetsiz arzuları, sesleri ehemmiyetle işitip îfâ etsin, yerine getirsin.. en ehemmiyetli, lüzumlu arzuları ehemmiyetsiz görüp işitmesin, anlamasın, yapmasın! Hâşâ ve kellâ.. yüzbin defa hâşâ!.. Böyle bir Cemâl, böyle bir çirkinliği kabûl edip çirkin olamaz. (Hâşiye-2) [^16]
[^16]:(Hâşiye-2) Evet, inkılâb-ı hakàik ittifakan muhâldir ve inkılâb-ı hakàik içinde muhâl-ender muhâl, bir zıt kendi zıddına inkılâbıdır ve bu inkılâb-ı ezdâd içinde bilbedâhe bin derece muhâl şudur ki; zıt, kendi mâhiyetinde kalmakla beraber, kendi zıddının aynı olsun. Meselâ, nihâyetsiz bir cemâl; hakîki cemâl iken, hakîki çirkinlik olsun. İşte, şu misâlimizde meşhûd ve kat'iyyü'l-vücûd olan bir Cemâl-i Rubûbiyet, Cemâl-i Rubûbiyet mâhiyetinde dâim iken, ayn-ı çirkinlik olsun. İşte, dünyada muhâl ve bâtıl misâllerin en acîbidir...
Demek, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, risaletiyle dünyanın kapısını açtığı gibi, ubûdiyetiyle de Âhiret’in kapısını açar.
